14 Temmuz 2016 Perşembe

Sine-i Millet

Rio’ya Manila’dan veda edince 2015-16 basketbol sezonu ülkemiz için resmen kapandı. Hal böyle olunca da tatlısıyla başlayıp acısıyla sonlanan sezonda bir ‘Z raporu’ şart oldu.
Fenerbahçe ile Galatasaray sayesinde ülke tarihimizin uluslararası düzeyde en başarılı kulüp sezonunu geride bıraktık. Bıraktık bırakmasına da kulüplerimizin bu tarihi sezonunda başarılara katkıda bulunan yerli oyuncu sayısı iç karartıcı seviyedeydi. Hal böyle olunca da Olimpiyat elemelerine katılacak Milli Takım’ın kadrosu açıklandığında umut yerini tedirginliğe terk etmişti. Aslında pek sürpriz değildi bu durum. Kadroda sonuçlara direkt etki edebilecek sadece Ersan ve Enes yoktu.
Yabancı serbestisi akıllara gelen ilk suçlanacak durum ancak işin aslı öyle değil. Öncelikle iki kulüp takımımızın tarihi sezonlarındaki yerli oyuncu katkılarını rakamlandıralım; geride kalan sezonun en başarılı iki takımı Fenerbahçe ve Galatasaray Odeabank. Fenerbahçe, Eurolig’de 31, ligde ise play-off dahil 42 maça çıkarken 3 tane de kupa maçı oynadı. Galatasaray ise 24 Eurocup, 37 lig, 1 de kupa karşılaşmasına çıktı.
Yerli oyuncuların sahaya katkıları ise şu seviyede; -değerlendirmede Avrupa’daki maçlarda ‘PIR’ (Player Index Rating) reyting sistemini esas alınırken, ligdeki maçlarda ise PIR olmadığı için durumu dengelemek adına süre ve sayı katkısı kullanıldı.

Rakamlarla Yerliler
Fenerbahçe Eurolig macerasını 84.1 ‘PIR’ ortalamasıyla tamamladı. Bu ‘PIR’in 14.5’i yerli oyunculardan. Ancak o 14.5’in 12.2’si Bobby Dixon’a ait. Kendisi Ulusal Takım’da da yer aldığı için bu matematiğe dahil edip etmemek sizin görüşünüze kalmış. Ligde ise şöyle bir tablo var; 42 maça çıkan Fenerbahçe’de yerli oyuncuların aldığı süre tüm takımın aldığı sürenin %27’si. Sayılara olan katkısı da %27. Dixon’siz ise bu rakamlar sırasıyla ve 12.5’e düşmekte.
Galatasaray’da ise durum şu; Eurocup’ı 95.5 ‘PIR’ ortalamasıyla tamamlayan sarı-kırmızılılarda yerli oyuncu katkısı 15.3. Ligde 37 mücadeleye çıkan Galatasaray’da yerli oyuncular sürenin %26’sına skorun da %21’ine katkıda bulunmuşlar.
Buna bir de Ulusal Takım’a en fazla oyuncu gönderen Darüşşafaka Doğuş’un geride kalan sezonda yaşadığı büyük bir hayal kırıklığın yaşadığını hesaba katarsak A Milliler’in Manila’dan önce artık o ‘12 Dev Adam’ halinden pek uzakta olduğunu söylemek yanlış olmazdı.
Rakamlar yukarıdaki gibi.
Ve o rakamlar geçmişte alınan bazı kararların ve halihazırda atılan bazı adımların sonucu.
Adım adım analize başlayacak olursak kulüp basketboluyla ulusal takımlar arasında direkt ve indirekt bağlar bulunmakta. Kulüplerin yabancı ağırlıklı katkıyla yakaladıkları büyük başarıların irdelenmesinde fayda var.
Mutlaka yabancı yardımıyla gelen başarıların Ulusal Takım’a yarardan çok zarar verdiğini savunanlar olacaktır. Haksız da sayılmazlar ancak kulüp başarılarının uzun vadede yaratacağı olumlu etkileri bir fırsata çevirmek de çok önemli bir seçenek.
20 yılda 12 Dev Adam yarattık her yaştan
Yukarıdaki ‘fırsat’ kullanımını açmak gerekirse; Evet yabancı bolluğunda gelen başarının direkt olarak ulusal basketbol takımımıza katkısı yok. Ancak o başarılar sayesinde jenerasyonlar gelişir çocukların-gençlerin basketbola bakışı farklılaşır vs. vs... Klasik laflar bunlar ama o 80’lerin sonu 90’ların başında Larry Richard-Pete Williams gibi rol modellerle yakalanan ivmenin, ‘79 jenerasyonu’ gibi ülkemize tarihi başarılar getiren nesil üzerindeki etkisi şüphesiz. Basketbol sevgisini Koraç Kupası'nı kaldıran Efes'le, finaller oynayan TOFAŞ'la, Eurolig’in gediklisi Ülker ile kazanan o gençlerden Avrupa ve Dünya Şampiyonası'nda ikincilikler kazanan 12 Dev Adam yarattık.
Şimdi bir sonraki aşamaya çıkmak için geride bıraktığımız sezonu bir kaldıraç olarak kullanıp geleceğe yatırım yapmak için hiç ama hiç geç değil. Hatta takımlarımız daha 5-6 yıl önce hayal olan kombine bilet satış rakamlarına ulaşır duruma geldiklerini göz ardı etmemek gerek. Yani ilgi artmakta. Bunu yeni bir başlangıç olarak görmekte fayda var.
Son yıllarda kırık karneye sahip olan Efes üzerinden yapılan tartışmalardan biri de özellikle 3 Büyükler'in şampiyonluklar kazanmasıyla beraber ortaya atılan 'Anadolu Efes misyonunu doldurmuştur' eleştirisi. Ancak bu, çok da doğru değil. Efes kendisini tanımlayan başarı formülünden yıllar önce uzaklaşmayı tercih etmişti. Nedeni de “NBA’ye oyuncu mu yetiştireceğim ben”di. Efes, eski tutkusundan uzak olsa da hala ülke basketbolunun en önemli yetiştirme kurumu. Tıpkı TOFAŞ gibi, Karşıyaka, Darüşşafaka, Banvit, Fenerbahçe ve Galatasaray gibi... Altyapı milli takımlarına bakarsanız kadroların %90'ının bu takımların oyuncularından oluştuğunu göreceksiniz.
O yüzden tüm bu takımlarımızın misyonları devam etmekte hem de bulunduğumuz şu ortamda artarak. NBA’in piyasadaki elle tutulur oyuncuların %80’ine sahip olduğu ortamda özkaynaklara yönelmek orijinal bir fikir olarak gözükmese de en akil yöntem. Ve uzun vadede bağımsızlığın yolu.
Cedi’den 2-3 sene önce Enes daha öncesinde Ersan, Semih, Oğuz, Ömer Aşık, onların öncesinde Hidayet, Mehmet Okur, Kaya Peker, Kerem Tunçeri, Kerem Gönlüm, Ömer Onan, Serkan Erdoğan onlar öncesinde İbrahim Kutluay, Mirsad Türkcan, Haluk Yıldırım, Hüseyin Beşok daha da geri gidersek Ufuk Sarıca, Volkan Aydın, Tamer Oyguç, Harun Erdenay, Orhun Ene, Levent Topsakal ve adını sayamadığımız (şifreli kanallara dahi para verip gecenin köründe tüm ülkeye Avrupa maçı izleten Efes Pilsen dönemi hatrına 1990'lara kadar geri gittik) bir sürü isimle devam edilebilir.
Türk basketbolunun en donanımlı yaş grubu olarak kabul edilen ve Altın jenerasyon olarak nitelendirilen 79 jenerasyonu kendinden önceki yerli-yabancı oyuncuların başarılarından etkilenerek kendilerine o kadrodan isimleri kahraman olarak görerek üst seviyelere geldiler. Kahramanlara ve kahramanlık hikayelerine başarılara ulaşmak için ihtiyaç var o yüzden evet Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bu sezonki başarılarının Ulusal takıma direk katkısı yok ancak indirekt katkısını büyütmek herkesin elinde.
Peki altyapılarımız çok mu başarısız. Aksine basketbol özelinde son 8-10 yıldır Avrupa’nın belki de en stabil altyapılarına sahibiz. 2010’dan bu yana U16-U20 arasındaki takımlarımız 11 madalya kazandılar. Bunlar arasında 4 Avrupa şampiyonluğu, 1 Dünya 2.’liği, 5 Avrupa 3.’lüğü ve 1 de Dünya 3.’lüğü bulunmakta. Yani altyapı bir anlamda takır takır işlemekte. Sorun altyapıdaki hammadeyi A Takım seviyesinde işleyememekte.
Yine aynı periyotta A Takım seviyesinde çıkartabildiğimiz ‘A sınıf’ tek isim Cedi Osman ve Enes Kanter. Furkan, Kenan, Samet, Metecan, Furkan, Ömer Faruk bu isimler genç seviyede uluslararası çapta çok başarılı olsalar ve hatta şampiyonluklar kazanmış olsalar da A seviyeye uyumda zorlanmakta olan isimler.
İki farklı örnek
Peki ' çözüm nedir?' konusuna gelirsek; iki örnek vereceğim ilki bizden biri Eşref Apak...
Hatırlayacağınız üzere henüz 18 yaşında çekiç atmada Dünya Gençler Şampiyonu olan Apak sonraki  3-4 sezonda Akdeniz Oyunları, Avrupa Şampiyonası ve hatta Olimpiyatlar'da madalya almış gelecek geleceğin ta kendisi olan bir atletti. Kariyerinin sonraki bölümü maalesef yokuş aşağı gitmiş olsa da potansiyeli çok üst seviyedeydi.
Asıl konumuz onu küçük ve genç yaş grubunda çalıştıran Artun Talay'ın Eşref madalyalar kazanırken çıkıp yaptığı "Bakın ben Eşref'e yetmiyorum daha üst düzey bir koça ihtiyacımız var yoksa bu çocuğa yazık olur" serzenişi altında yatıyor. Onun bu arzusu karşılık bulamasa da bu onun en asil duyguların antrenörü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Eşref de küçük yaş gruplarındaki fiziksel üstünlüğü sayesinde genç seviyede çok iyi işler çıkarttı. Ancak koçu Talay'ın bahsettiği gibi kapasitesi daha üst seviyeye çıkartılamadığı için kariyerinin sonraki bölümünde oldukça zorlandı.
Diğer örnek ise daha bilimsel; Polonyalı spor bilimcisi ve tenis koçu Piotr Unierzyski’nin (100'den fazla akademik araştırması olan bir bilim adamı) 1994-2002 yılları arasında 50 ülkeden 12-13 yaş grubundaki 1000 tenis oyuncusunu kapsayan araştırması sonucunda en güçlü, en atletik olanlardan çok, özel hayat-spor dengesi yüksek, aileleri ve koçları destekleyici olanların uzun vadede daha fazla gelişim gösterdiği sonucuna varmıştır.
Bu araştımada yer alan isimlerden bir de tenis efsanesi Roger Federer’dir. Federer küçük yaş gruplarında çok büyük beklentiler yaratan bir tenisçi değildi. Yetenekli olduğu tartışma götürmezdi ancak yaş grubunun ne en güçlüsü, ne en atletiği ne de en iyi tenisçisiydi. Hatta küçük yaşlarda onu çalıştıran Adolf Kacovsky bile "Onun iyi bir tenisçi olacağından şüphem yoktu, İsviçre'nin en iyisi belki de ama aklımda onun gelmiş geçmiş en iyisi olabileceği yoktu" demişti. Ancak yetenek gelişimi ve kariyer planlaması o kadar doğru bir eğride gerçekleşti ki, ‘Junior’kariyerinin son iki yılında bağıra bağıra ‘Ben geliyorum’ demeye başlamıştı.
İki örnek ışığında konumuza geri dönersek; yetenekli genç oyuncuları üst seviyeye hazırlamada problem yaşıyoruz. Doğru kararla yanlış kararların birbirine girdiği geçiş dönemleri yaşayan genç yıldız adayları o mental fırtınanın içinde zaman zaman -maalesef çoğunlukla- kaybolup gidiyorlar. Onları bu aşamada destekleyecek, ileriye götürebilecek antrenörler, profesyoneller yerine maddi çıkarı ya da günlük başarıyı önde tutan kişilere -bu bir suçlama değil sadece bir tespit- teslim ediyoruz. Sadece basketbol için de geçerli değil bu.
Bunun sebebi olarak geliştirmekten çok mahsul toplamaya dayalı bir sistem içinde olmamız. Hatta bunun için bir tanım bile var ABD'de. Yetenek seçme vs. yetenek saptama. Gelişimden kasıt; fiziksel, oyunsal, zihinsel gelişim ve tüm bunlardan daha önemlisi o bireylerin henüz çocukluktan gençliğe adım attıkları dönemdeki insan olarak gelişimleri.
Yetenek seçmeyi açarsak; küçük yaş gruplarında gerek fiziksel, gerek teknik olarak üstün oyuncuları seçip geriye kalanları eleme.
Yetenek saptama ise; küçük yaş gruplarında sadece en yetenekli, en güçlü, en başarılıları değil gelişime açık olanları yetenek havuzunda tutmaya ve onları da tıpkı 'üstün' grupmuş gibi eğitmeye devam etme.
Zaten önceki paragraflarda antrenörlük ve hayat antrenörlüğü aşamalarındaki sıkıntılardan bahsetmiştik. Üst yaş gruplarına çıkarken de yetenek vasıtasıyla elene elene havuz o kadar daralıyor ki elde bir avuç genç kalıyor. Onlardan da bazıları yukarıya çıkarken benliklerinden o kadar çok harcamış oluyorlar ki ya bıkkınlık ya da ulaşılan şöhret ve/veya maddi rahatlıkla rehavet vitesine takıyorlar ve ilerleme duruyor.
Mesela Türkiye'de Bobby Dixon fiziğinde kaç oyuncuya genç takımlarda şans verildi. Altar Tunçkol ve Bora Sancar dışında akıllara gelen başka üst düzeyde isim pek yok. Nedeni; o boydaki kişilerin basketbola ilgi duymamaları mı? Hayır... Küçük yaş gruplarında küçük yapıdaki isimlere özen gösterilmemesi ve hatta 'senden olmaz boşuna vaktini harcama' düşünce tarzıyla takım yapılarından uzaklaştırılmaları. Bu işin sadece bir açısı. Bunun gibi daha birçok örnek gösterilebilir.
Dahası Türkiye'de basketbol antrenörü olmak için katıldığınız hiçbir kurs ya da eğitimde çocuk psikolojisi eğitimi verilmiyor. Yani genel spor psikolojisi dersi olsa da, henüz 6-7 yaşında 'eti senin kemiği benim' diye çocukları-gençleri emanet ettiğimiz antrenörlerin çocuk ve insan psikolojisi eğitimi olmuyor. Genel spor anatomisi ve fizyolojisi dersleri olsa da, çocuk ve gençlerin fiziksel gelişimi için dersler bulunmamakta.
Bu ve buna benzer sebeplerden dolayı gelişim aşamasında sınıfta kalıyoruz. Hem koçlarımız hem yöneticilerimiz zaman zaman da aile fertleri gelecek planı yerine anı kovalıyorlar. Aslında sporda kariyerinizin performansa ne kadar bağlı olduğunu düşünürsek mentaliteyi değiştirmeden kişileri suçlamak pek de doğru değil. Mesela hiçbir altyapı koçunu şu ana kadar şu kadar oyuncuyu A Takım seviyesine çıkarttı diye övülürken duymayız. Duyduğumuz şey şu koç altyapılarda şu kadar madalya ya da kupa kazandı olur. Altyapıya yatırım yapan yöneticiler de benzer şekilde değerlendirilir. 
Liste giderek kısalıyor
Yukarıdaki Ulusal takımlarda görev almış oyuncu listesine bakarsanız her geçen dönemde yazılabilecek isim sayısı azalırken geçmişte yazılanların dışında bir o kadar da dışarıda kalanları aklımıza getiriyoruz. Günümüze yaklaştıkça yetenek filtresini aynı tuttuğumuzda yazacak oyuncu sıkıntısı da yaşıyoruz. Tabii hal böyle olunca da yabancı kuralı mı etkili oldu yoksa yetenek havuzu mu daraldı tarzında 'tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan' ikileminde bulabiliriz kendimizi.
Şahsi görüşüm yetenek oldukça kimse kafasını başka bir yöne çevirmez. Yani hangi yetenekli yerli oyuncu oynatılmıyor diye isyan var pek hatırlamıyorum. Kısaca asıl problemimiz; yetenek ve yeteneğin A seviyeye dönüşüdür yabancılarla yakalanan başarılar değil.
Tabii yukarıdaki sistemi oluşturmak için önce antrenörlerimizin ve ailelerimizin son olarak da gençlerimizin bilinçlenmesi gerekmekte. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın yabancı oyuncular önderliğinde yarattığı güzel atmosfer umarız basketbolumuz için başka bir ateşleme noktası olur ve uzun vadede geri dönüşünü bilinçli adımlarla görürüz. Çünkü uzun vadede sıkıntılar yaşayacağımız da ortada.
Ama umutsuzluğa kapılmak doğru değil. Ne de olsa ilk olarak 1980'de Türkiye'de gösterime giren 'Beyaz Gölge' ile büyük başarılar kazanan altın jenerasyona ilham kaynağı olan oyuncuların tohumlarının atıldığı bir toplumuz, yabancı oyuncularla gelen gerçek başarılar çok da sıkıntı yaratmaz. Ama kullanmasını bilirsek tabii.





İşçisin Sen, İşçi Kal

Doğuş ve Birkan’ın savunmasının yanında hücumda sağlayabileceği katkıların önemi belliydi. Ancak Anadolu Efes adına hücumun tek işleyen tarafı Doğuş olunca Fenerbahçe için maç beklediğinden kolay geçti. Doğuş’un doğru katları ve penetreleri  Efes adına hiçbir şeyin işlemediği ilk yarıda farkın 20’lerde olmasını engelledi. Doğuş’un ilk yarıdaki performası adeta Russell Westbrook’un şut kullanmayan Türkiye şubesi gibiydi.
JENERİKLİK BLOK
Şutu riske edilen, savunmacısı hep yardıma giden Doğuş, ilk yarı boyunca çok doğru yaptığı topsuz koşularının ödülünü topladı. Topsuz oyun kadar ribaunt kovalayan, penetreyi zorlayan ve penetreler üzerinden pas tehdidi yaratan Doğuş, yıllardır belki de ondan beklenen seviyede bir sekans yakaladı. İlk yarı sonunda Udoh’a yaptığı blok ise yıllarca basketbol programlarının açılış jeneriklerinde yer alacak cinstendi.
Devre biterken mavi yakalı Doğuş’un Efes’te generallik yapması tüm dengeleri değiştirdi. Doğuş üretti üretmesine ancak takımın esas generalleri devreye hiç giremedi. Ne Heurtel ne de Granger inisiyatif alarak Efes’in kontrolü ele almasını sağlayamadı. İlk yarıda Fenerbahçe, savunmasıyla ritimden uzak tuttuğu Efes gard ikilisi sayesinde skorda kontrolü ele aldı. Sarı-lacivertliler ikinci yarıda Doğuş’u riske etmekten vazgeçti. Perdelemelerde sürekli değişen Fenerbahçe savunmasında, herkes adamlarının önünde kalmayı da başarınca maça Westbrook gibi başlayan Doğuş, karşılaşmanın geri kalan bölümünde şut dahi kullanamayarak devre dışı bırakıldı.
Sırf bu yüzden Anadolu Efes adına Diebler’in varlığı çok önemli. O konuya gelmişken; ortada bir Tyus tercihi var. Ahmet Çakı mutlaka maç sonunda Alex Tyus kararından dolayı pişmandır. Ancak pişmanlık duyması gereken konu neden Diebler’i oynattım değil neden Brown’ı kesmedim olacaktır. Derrick Brown’ın final serisi performansı tam bir fiyasko olarak devam ediyor. Önümüzdeki maçta Brown’ın dışarıda kalması sürpriz olmaz. Çünkü Diebler tam bir ara eleman. Gerektiğinde arzulanan savaşı verebilen gerektiğinde ise sorumluluk alıp skoru üstlenebilen ve bu süreçte de topu ille de elinde istemeyen tipte bir oyuncu. O yüzden Çakı, Diebler tercihinde ısrarcı olacaktır. Özellikle de Brown, Cedi ve Furkan’dan istediği katkıyı alamadığı için.
VE FENERBAHÇE...
Topa baskıyı bu kez çok çabuk kıran Fenerbahçe 1-2 hata dışında baskıya karşı çözüm üretmiş durumdaydı. Tabii bunda 2 gün arayla oynanan maçları hesaba katmakta fayda var. Her ne kadar Efes 9-10 oyuncuyla oynayıp, Fenerbahçe ise rotasyonunu 8 oyuncuyla kursa da Efes’in harcadığı enerji rakibine oranla çok daha fazlaydı. Serinin geride kalan bölümünde enerji olarak daha üst seviyede olan hep Efes’ti. 4. maçta ise böyle bir farktan bahsetmeye ihtimal yoktu. Hal böyle olunca Fenerbahçe’nin hücum akışkanlığı aradaki fark oldu. İlk yarıdaki 17 basket 12 asist üzerinden geldi. Maç bittiğinde ise o rakamlar 34 ve 23’tü. Yani Fenerbahçe basketlerinin %67’sini asist üzerinden üretti. Efes, enerji eksikliği sebebiyle Fenerbahçe’nin hücum aksiyonunu hiç bozamadı.
Vesely’nin sadece 14 dakika oynayıp verim sağlayamadığı maçta Fenerbahçe’nin ağır işçisi olan Kaliniç maçın gidişatını belirledi. Unutulmayacak bir ilk yarı oynayan Doğuş maçı 15 sayıyla tamamlarken, verimini 28 dakikaya yayan Kaliniç ise maçı 16 sayıyla tamamladı. Ve hiçbir anda skoru sürükleyen isim olmadı , hep gereğini yaptı. İki takım arasındaki fark da buydu. Dixon, Datome ve Sloukas’ın hazırladıkları pozisyonlarda bitirici olarak yer alan Kaliniç, Heurtel’den Dunston’a kadar tüm Efes oyuncularının savunmasında başarı sağladı. O savunma başarısını sağladıkça giren ya da girmeyen şutların önemi ne takım arkadaşları adına ne de taraftar adına önem teşkil etmedi. Bu özgüvenle kullandığı 8 şutun 6’sında başarı sağladı.
DIXON 25 YAŞINDA OLSA
Datome ise dinlendiği 2. maçın ardından çok iyi döndü ve şeride 3-1 öne geçilmesinde kritik rol oynadı. Zor şutları o kadar kolay hale getiriyor ki savunmasındaki oyuncuları oyundan düşürebiliyor. Cedi seri boyunca buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bir başlık da Bobby Dixon için açılması gerekiyor. Oyununu sezon başından bu yana o kadar olgunlaştırdı ki Obradovic’le yolu 4-5 sene önce kesişse neler olabilirdi diye düşünüyor insan.
Takımda düzen dışında top kullanma hakkı olan iki isimden biri olmasına rağmen seçtiği şutlardan %75’i doğru tercih oluyor. Bu da takımın savunmada dengesiz yakalanma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Hatta sezon başında en büyük handikap olarak görülen Eurolig seviyesinde defans konusunda bile kendini çok geliştirdi. Bogdanoviç çok fazla cilalı iş yapmasa da görevini yerine getirdi. Udoh da keza kendisi için sıradan bir maçı geride bıraktı -14 sayı, 6 ribaunt -
Listenin en tepesinden aşağısına inene kadar sarı-lacivertli takımda o kadar doğru şeyden bahsediyoruz ki, iki takımda da mavi yakalıların yıldızlaştığı bir maçta bu kadar fark olmasının nedeni açıkça belli oluyor. Generaller işlerini yapmazlarsa Doğuş’un harika ilk devre perfomansı anlık olarak kalır ve sonu gelmez. Sonrasında ise ustanız size döner ve işçisin sen işçi kal, giy der tulumları...

Fenerbahçe'nin Kimyası

Serinin iki anateması var; sertlik ve gardlar. Efes’in savunmadaki sertliği geride kalan 3 maçta Fenerbahçe’den daha üst düzeyde. Gardlarda ise iki takımın iki farklı amacı var. Anadolu Efes’te gardların skor bağımlılığı ve alışkanlığı hem en büyük avantajı aynı zamanda da ‘aşil’i. Fenerbahçe’de ise gardlarının bu sertliğe karşı topu ellerinden zamanında çıkartıp çıkartamaması serinin belirleyici faktörü olmakta. Seri 2-1'e geldi gelmesine ancak şunu kabullenmekte fayda var. Anadolu Efes’i uzun yıllardır ne bu kadar agresif gördük ne de oyun planı bu kadar hazırdı. Sırf bu sebepten bile Ahmek Çakı’yı kutlamak ve gelecek sezon için sözleşme şartlarını konuşmakta fayda var.
SERTLİK VE TUTARSIZLIK
İlk yarıda 51 hücum üreten Anadolu Efes %30 ile şut sokup 33 sayı üretirken, 44 hücum kullanan Fenerbahçe %44 ile hücum edip 43 sayı buldu. Ancak en büyük fark kullanılan serbest atış sayısındaydı. İlk yarı 21 serbest atışın 16’sında isabet bulan Fenerbahçe’ye karşın Efes 9/12’de kaldı. Bundaki nedende Fenerbahçe’nin sürekli olarak boyalı alanı kullanma arzusu olmasıydı. Sertlikte standardin tutturulamaması da bir başka sebepti mutlaka. Bu iki detay maç sonunda toplamda 51 faul düdüğünün çalınmasına sebep oldu. Standartsızlıktan bahsederken; potadan uzakta kan gövdeyi götürürken düdük çıkmazken, pota altındaki temaslarda kararlar çok daha çabuk çıkımasını örnek gösterebiliriz.
Dışarıdaki baskıyı sağlamanın formülü Doğuş ve Birkan’dan geçiyor. Efes’in oyun planını sahaya yansıtması adına savunmada kurulan baskı için anahtar iki isim. Çünkü Efes, Granger ve Huertel ile bu oyun planını uygulayamaz. Hal böyle olunca da bu ikilinin oyunda kalma süresi artıyor. Ve tüm oyun planı da gelip hücumda bu iki ismin ne üretebileceğine dayanıyor.
Bahsedilen skor gücü çift hanelerdeki üretim değil. Onlara gelen pozisyonlarda gereğini yapmaları. Doğuş dün 3. çeyrekte bu konuda takımına çok önemli katkı sağladı. Hem Dixon’ı etkisizleştirdi hem de anlık 5 sayıyla farkı çift hanelerden indirdi. Efes periyot sonuna doğru rakibini yakaladı. Ancak aynı Doğuş, 4. periyotta kendisini boş bırakıp riske eden Melih’e karşı cezayı kesemeyince eşitlikle girilen 4. periyodun ilk 3 dakikasında fark yeniden 7’ye çıktı ve kontrol Fenerbahçe’nin eline geçti.

GARD MI, OYUN KURUCU MU
Gelelim gardlara. Esame listesında oyun kurucu olarak geçmelerine hem Heurtel hem de Granger skorer gard gibi oynamaktalar. Normal şartlarda bunda sıkıntı olmaz ancak bu ikilinin skora katkı yapmaları için mutlaka topla haşır neşir olmaları gerektiği için ilk 6-7 saniyede hücum sonlanmıyorsa Efes’in tüm hücumu 1’e 1 üzerinden bu ikilinin üretimine dönüyor. Aslına bakılırsa ikinci maçı Efes aynı bu şekilde kazandı. Ancak oradaki fark skor üretmiş durumdaki Heurtel ile skora aç Heurtel’di. Heurtel kafasındaki skora ulaştıktan sonra takımını çok iyi yönetiyor. Ancak bugünkü gibi maç boyu top elinden uzak kalırsa ve kendine göre az sayıda top kullanmış olursa o rakamları yakalamak için zorlamalara başlıyor. 3. çeyrekte Efes’i skorda geri getiren Heurtel’in hücum geride kalan bölümde performansı soloya dönünce son çeyrekte farkın açılmasına katkı sağladı.
Fenerbahçe’de ise gardların sıkıntısı başka. Dixon skorer bir gard olsa da ilk olarak opsiyonlarını tartıyor. Sloukas’ın zaten asıl amacı oynatmak. Yalnız oradaki sıkıntı da şu; ilk iki maçta tam saha baskı karşısında zorlanan Dixon ile Sloukas yarı saha hücumundaki baskılarda da sorun yaşadılar. İkili oyunlar Fenerbahçe’nin en önemli silahı. Ve o ikili oyunlarda ardından topun gardların elinden çıkış süresi kritik bir öneme sahip. Çünkü Efes, topun üzerinde baskısını perdelemenin ardından uzun oyuncusuyla daha da yoğunlaştırıyor. Bu sırada eğer Fenerbahçe gardları topu elinden çabuk ve zamanında uzunlara çıkartamazlarsa Efes’in o baskısı bir üst seviyeye çıkıyor. Ancak bugün özellikle Sloukas o baskıyı birçok pozisyonda kırarak takım arkadaşlarının kolay sayı bulmasını sağladı.
Tabii bir de Bogdanoviç mevzusu var. Her ne kadar maç sonunda Datome öne çıksa da, nispeten kötü bir sezon sonu geçiriyor olsa da Bogdanoviç kriz anında elini taşın altına koydu ve çembere giderek 4. çeyrekte kolay sayı üretmine katkı sağladı. Bogdanoviç, mental olarak maçın içinde olduğunda o kadar rahat potaya gidebiliyor ki oyunun kaderini anında değiştirebiliyor. Keza Datome’nin de erken faul problemine girdiği bir maçın 4. çeyreğinde hem savunmada ve hem hücumda fark yaratan performans ortaya koydu.
Fenerbahçe'deki oyuncu kimyası o kadar üst seviyedeki uzun yıllardır ligimize bu kadar uyumlu ve birbirini anlayan oyuncular topluluğu görmemiştik. Üzerine düşeni yapan herkes skor meşalesini bir diğerine aktarmaktan çekinmiyor. Play-off serileri boyunca Kalinic, Melih, Antiç ve son olarak bugün onlara Barış Hersek de katıldı. Tamamlayıcı isimler görevlerini o kadar iyi yaptılar ve yapıyorlar ki esas oyuncuların işi kritik anlarda daha kolaylaşıyor. Mesela faul problemindeki Vesely ve Datome'yi aramadan 8-10 dakikalık bir sekans geçirebiliyor Fenerbahçe bu da Datome'nin ona ihtiyaç duyulan anlarda tüm gücünü ortaya koymasını sağlayabiliyor.
Seri Arena'da devam edecek. Fenerbahçe 2-1 önde olmasına rağmen Efes'in kısaları hem baskı konusunda hem de üretimiyle hala belirleyici faktör. Fenerbahçe ise skor ne olursa olsun kendi düzeninden hiç vazgeçmeyerek pozisyon pozisyon avantajlarını kullanmaya çalışarak seriyi büyük avantajla Abdi İpekçi'ye taşımaya çalışacak.

F4... F2... F1?

2013 NBA Finalleri 6. Maç. San Antonio Spurs seride 3-2 önde. Son 28 saniyeye de 94-89 önde giriyor. Kenarda kupa töreni hazırlıkları başlamışken önce Mike Miller, LeBron James’in kaçırdığı 3’lüğün ribaundunu alıp LeBron’a geri gönderiyor; James bu sefer 3’lükte başarı bulup skoru 20 saniye kala 94-92’ye getiriyor. Sonrasında Kawhi’ye yapılan faul ve  onun 1/2 isabetiyle skor 95-92 oluyor. Son hücumda ise kısa beşiyle çok iyi savunma yapan Spurs, Lebron James’in kaçırdığı üçlüğün ribaundunu Tim Duncan’ın kenarda olduğu o son anlarda Chris Bosh’a kaptırıyor ve Bosh’un pasıyla köşede topla buluşan Ray Allen’in topuklarını yere değdirmeden attığı üçlükle karşılaşma uzatmaya gidiyor. Sonrası ise malum uzatmada önce 6. maçı kazanan Heat, 7. maçı da kazanıp şampiyonluğa ulaşıyor.
O San Antonio ile Fenerbahçe arasında var olan ve olması gereken benzerlikler var. Var olan benzerlik Fenerbahçe tıpkı o San Antonio takımı gibi şampiyonluktan sadece 1 ribaunt uzaklıktaydı. Rakip son hücumunu yaparken en kıymetli ribaunt  ismi oyunda değildi. Ve o kaçan şut rakibin en değerli ribaunt oyuncusunun olduğu bölgeye doğru sekti.
Var olması gereken benzerlik ise o yıkıcı sezon sonunun ardından Spurs’un sezonu açtığı ilk gün başta Tim Duncan olmak üzere tüm takım ağız birliği yapmışçasına tek bir şey söylüyorlardı: “Geri döneceğiz ve geri dönüp şampiyon olacağız.”Şimdi aynı sözleri Fenerbahçe cephesinde koç Obradovic  ve Vesely söylüyor.
Söz vermek kolaydır onu gerçekleştirmektir asıl zor olan. O Spurs ertesi sezon geri dönüp finallerde bu kez Miami Heat’i darmadağın ederek 2014 şampiyonluğuna ulaşmıştı. Onlar sözünü tuttu sıra Fenerbahçe’de. Ki Obradovic genelde verdiği sözleri tutmasıyla bilinir…
DENEMEDEN OLMAZ
Kaybedilen bir finaldi belki ama kazanan olmak için fırsatlar hala önünde Fenerbahçe’nin.  FIBA Ligleri’nin Eurolig’le birleşmesinin ardından yani modern F4 çağında; Real Madrid ile CSKA 4., Barcelona ve Olympiakos 3. F4’unda şampiyonluğa ulaştı. İşte bu yüzden finalde kaybeden olmayı düşünmektense sarı-lacivertlilerin kadro, yönetim, bütçe istikrarıyla moral bozmadan kazanan yolda devam etmesi gerekmekte. F4’un son 16 sezonunda (2000-01’de play-off usulü oynanan finalden sonraki F4’lar sayılarak) son dörtte 14 farklı takım kendine yer bulabilirken bu takımlardan sadece 10’u final yapma başarısı göstermiş. Finale kalıp da şampiyon olamayan sadece iki takım bulunmakta. Fenerbahçe ve TAU Ceramica (şimdiki adıyla Laboral Kuxta).
Futbolla benzetme yapacak olursak Şampiyonlar Ligi’nin geride kalan 24 sezonunda (modern Şampiyonlar Ligi dönemi) 18 farklı takım finalde kendine yer bulabilmiş. Hatta aynı şekilde Eurolig gibi son 16 sezonu baz alırsak bu rakam 16. Yani bir bakıma basketbolda elitler kulübünde yer almak en az futbol kadar zor. Belki de daha zor.
Son iki yıllık görünüşe ve gidişata bakılırsa F4’un gediklisi olma konusunda İtalyanlar’dan boşalan koltuğa Avrupa’nın en iyi ligi görüntüsündeki Türkiye Ligi adına Fenerbahçe kurulmuş durumda. 2 yıl üst üste F4 yaparak bir standart tutturulduğu kesin, ancak ileriki dönemlerde sarı-lacivertlilerin burada olacağının garantisi de yok. CSKA son 5 sezon üst üste bu seviyede yer alabilmiş tek takım. Son 16 sezonda 13 kez F4 yapan CSKA, 6 final oynadı ve 3 kez şampiyon olabildi. Bu seviyede kalabilseniz bile ne şampiyonluğun hatta ne de finalin garantisi var. Ama denemeden de olmaz.
Bizdeki algı maalesef şu; ilk sene F4, ikinci sene final, sonra hep şampiyon… Bazı hayallerin gerçekleşmiş olması bundan sonra da o hayallerin tekrarlanacağının ya da üzerine çıkılacağının garantisi değil. Her sezon yeni bir macera. Nasıl ki kadrosunun neredeyse tamamını koruyan son şampiyon Real Madrid, Fenerbahçe karşısında son 8’de ne hallere düştü. Kazanma isteğini yitiren mücadeleci ruhunu kaybeden bir Fenerbahçe de aynı duruma düşebilir. Kaldı ki Panathinaikos ile 5 Eurolig şampiyonluğu yaşayan Obradovic  o süreçte bile 5 kez F4 dışında kaldı.
Finaldeki her iki takım da neden ligin en iyi takımları olduklarını kanıtladılar. 20 sayı geride olsanız da, rakibiniz 20 sayıdan geri dönüp öne geçse de mücadeleyi bırakmamayı şampiyon karakter olarak gösterdiler. Bu ruhu kaybetmeyen takımı korumak oldukça önemli.
Ancak gelecek sezon planlamasında takımın öncelikle gard pozisyonuna oyun kuran bir esas adam bulması gerekmekte. Ricky Hickman çok kısıtlı sürelerde her ne kadar faydalı olsa da fiyat/performans olarak daha iyi isimlere yönelmek mümkün. Vesely’nin sakatlık döneminde ortalama 30 dakikanın üzerinde sahada kalan Udoh’un da yedeklenmesi şart. Onun dışında en önemli şey kadronun korunması. Tabii eğer Vesely tekrar NBA  denemek isterse planlar değişecektir.
Şimdilik Eurolig tarihinin en başarılı Türk takımı olarak adını tarihe gümüş harflerle yazdıran Fenerbahçe seneye o tarihin üzerinden altınla geçmek için mücadele edecek. Umarız bu daha başlangıçtır ve Yunanlar, İspanyollar, İtalyanlar gibi birçok takımımız F4’lere finallere ve şampiyonluklara ulaşır. O zaman bu ilk F4’lerin finallerin anlamı daha da manalı olur.
Daha nice F4’lere nice finallere teşekkürler Fenerbahçe...

Yolun Sonu

Majesteleri, Kral, Mamba, Magic, Sir… Bu lakaplar NBA’ye damgasını vurmuş ve gelmiş geçmiş en iyiler olarak gösterilen bazı isimlere ait. Bu yazının kahramanı ise uzun kariyerinde artık yolun sonuna gelmiş (bir yıllık daha sözleşmesi var ancak bırakacağı neredeyse kesin gibi) Tim Duncan’a ait. Kariyerinde hiçbir şey diğer NBA süper yıldızları gibi şaşaalı olmadı. Ne kazandığı 5 şampiyonluk, ne 2 normal sezon MVP’si, ne 3 NBA Finalleri MVP’si ne de nice diğer başarıları. Tıpkı lakabı gibi… Diğer süper yıldızların aldığı tüm o görkemli lakaplar arasında Timmy’ninki  ‘The Big Fundamental’… Bakmayın ‘The Big’ sıfatının eklendiğine lakabının ana teması ‘sıkıcı ve sessiz’ olmasıydı.
GELMİŞ GEÇMİŞ EN İYİ 2.?
Tim Duncan… Tüm kariyeri gibi muhtemel son sezonu da gösteristen uzak bir şekilde geçip gitti. Belki de NBA tarihinin en iyi 2. oyuncusu (ne alaka demeden aşağıdaki grafiklere göz atabilirsiniz) olan Duncan kariyerinin son normal sezon maçlarını Brian Cardinal edasıyla tamamlarken Batı yakasında Kobe Bryant ustalara saygı kuşağında gittiği tüm arenelarda ayakta alkışlanıp şaşaalı bir veda ortaya sundu. Tabi son maçında da 60 sayı atması ‘crème de la crème’i oldu.
Duncan, NBA’in gelmiş geçmiş en yetenekli 2. oyuncusu olmayabilir, yine aynı şekilde NBA tarihinin en fazla şampiyonluk kazanan, MVP olan, All-Star seçilen, ribaunt-sayı kralı olan 2. oyuncusu da olmayabilir ama 20 yıl boyunca takımını en üst seviyede tutmayı başarabilen ve (evet Kareem  Abdul Jabbar) dahil kariyerinde her sezon 50 galibiyetin üzerine çıkabilen tek başrol oyuncusu olduğu kesin.
Aşağıdaki grafik zorlama usulüyle ortaya çıkmadı. Kriterler play-off’ta 100 poziyon üzerinden oyuncuların istatistiklerini görebilirsiniz. Sıralama ise NBA süper yıldızlarının WS’e -Win Share- (takımının galibiyetlere olan kişisel katkısı) gore sıralaması.



Grafikte dikkatinizi çekmesi gereken birkaç unsur var. Majesteleri Jordan dahi o listede sadece 179 maçla yer alırken Tim Duncan o listede 241 maçta (bu play-off’larla beraber şu anda 251 oldu) bulunmakta, Kareem 196, Shaq 216 maçla listede yer alıyor. Bu en üst düzeyde ne kadar uzun süredir kalabildiğini ortaya koyarken tarihin gelmiş geçmiş en başarılı power forveti olma unvanına da yalnız başına sahip olmasını sağlıyor.
Yukarıdaki istatistiğe çok da takılmamak lazım aslında. Çünkü istediğinizi çıkartabilirsiniz nereden baktığınıza bağlı olarak. Mesela WS’in 48 dakikaya yayıldığı rakamlarda Duncan 2. sırada değil 4. Bunun gibi veriler değiştirilip bahsettiğim şekilde en iyi 2. oyuncusu olduğu savunulabilir de aksi de iddia edilebilir.
Bir başka rakam daha birçoklarına göre NBA’in Michael Jordan ile birlikte en savaşkan ruhuna sahip ismi olan Larry Bird’ın 100 pozisyon başına play-off istatistikleri; 28 sayı, 12 ribaunt, 8 asist, 2 top çalma. Duncan’ın ise 30 sayı, 17 ribaunt, 4 asist, 3 blok. Bunu 20 yıl ve 241 maça genelleyerek yapması da başka bir ayrıntı. Not olarak Michael Jordan bu konuda biraz rakipsiz (100 pozisyondaki ortalamaları 43 sayı, 8 ribaunt, 7 asist, 3 top çalma), bir başka PF olan Charles Barkley ise (30 sayı, 17, ribaunt, 5 asist, 2 top çalma) rakamlarıyla listede tepelerde yar alıyor.
Yani istatistikler yalan söylemese de yanıltıcı olabiliyorlar. Ancak önemli bir veri olarak kullanılabilecekleri de tartışma götürmez. Ve Tim Duncan denince akla gelen şeyleri günümüz şartlarında anlamlanmdırmak oldukça zor. Duncan bir sinemasever için ‘Wait Until Dark’, ya da ‘The Fisher King’ lezzetinde, bir futbolsever için ‘Andrea Pirlo’ tadında. Akla gelen ‘ilk’ ve ‘en’ olmasa da başyapıt kategorisinde…
Belki de son maçını oynadı Duncan. Ama Popovich’in dediği gibi onun bilmediği bir şeyi bildiğimiz yok yani ortada verilmiş bir karar henüz yok. Fakat OKC maçındaki hal ve tavırlar sanki bir veda niteliğindeydi.
Takımı son sezonunda kulüp rekoru galibiyet sayısına ulaştı. Onun oynadığı maçlarda Spurs rakiplerine ortalama 16 sayı fark attı. İstatistik olarak belki de kariyerinin en kötü sezonunu geçirdi fakat bu onun 'bitik' olmasından çok 'kavuğunu' devretmekte sakınca görmemesinden kaynaklıydı. Tim Duncan sezon boyunca sadece 12 maçta 10 şut ve üzerinde kullandı. Buna rağmen 25 maçta çift haneli rakamlara ulaşmayı başardı. Bu demek değil ki demir alma zamanı henüz gelmedi. Alışılmış kültür; eğer süper yıldızsan ve artık istatistikler eskisi kadar dostun değilse bırakma zamanın gelmiş demektir.
Ama konu modern spor dönemine aykırı bir kültüre sahip Spurs olunca kimse kesin konuşamıyor ancak hem Ginobili hem de Duncan takımlarının önünü açmak için muhtemelen oyuncu opsiyonlarını kullanmayacaklardır. Kullansalar bile bu da takımlarının onlara ihtiyacı olduğunu belirtmesi üzerine olacaktır.