14 Temmuz 2014 Pazartesi

Akademi Almanya

Ve Almanya Dünya Şampiyonu…. Almanya, 1 ay süren ve 64 karşılaşmanın oynandığı Brezilya 2014’te Arjantin’i uzatmada Mario Götze’nin attığı golle 1-0 mağlup edip 24 yıl sonra Dünya Kupası zaferine ulaştı. Panzerler ayrıca, Amerika kıtasında oynanan 8. turnuvada şampiyonluk yaşayan ilk Avrupa takımı unvanının da sahibi oldu. 1954, 1974 ve 1990’in ardından şampiyonluğa ulaşan Almanya, bu zaferle İtalya ile birlikte turnuvayı 4’er kez kazanan ülke olma başarısına ulaştı. Kazanılan zaferin kolay olduğunu kimse söyleyemez ancak yapılan yatırım, planlama ve özverinin ardından beklenen sonuç olduğu da yadsınamaz… İşte Alman Futbol İmparatorluğu’nun çöküşü yaşadığı EURO 2000’den, 2014 Dünya şampiyonluğuna kadar ulaştığı dirilişin kısa hikayesi…
‘Hasta Adam’ Almanya
Çanlar Alman Futbolu için çalmaya başladığında bizler çeyrek finale sonuçlanacak ve o zamana kadar tarihimizin en büyük futbol başarısını elde edeceğimiz 2000 Avrupa Şampiyonası’nın keyfini çıkartıyorduk. Altın nesli yakalamıştık ve artık bizim zamanımız gelmişti, ‘hasta adam’ Alman Futbolu’nun da sonu… 1996’daki alışma turlarının ardından 1998 Dünya Kupası’nı kılpayı kaçırsak da umutlanmıştık; artık tüm dünya Türk’ün gücünü görecekti. EURO 2000 çeyrek finali ve 2002 Dünya Kupası 3.’lüğü bu tezimize arka çıktı da… Portekiz’e karşı alınan 2-0’lık yenilgiye rağmen Türkiye, turnuvayı kazananlar listesinde tamamlamıştı. Almanlar ise emsalı görülmemiş bir mağlubiyetin mümessiliydi.
Oysa Almanlar henüz 1990’da Dünya Kupası’nı 1996’da da Avrupa Şampiyonası’nı kazanmıştı. Peki neden herkes hasta muamelesi yapıyordu ki, hem de hiç umut yokmuşçasına, amansız bir hastalığa yakalanmış gibi…Nedeni 90’ların ortasında Bosman Kuralı’yla beraber Almanya, futbolda sınırların kaldırılmasının cazibesine en çok katılanlardan olmuştu. Üretimin yerini giderek hazır ve ithal tüketim maddeleri almaya başladı. Sonuçta Bundesliga tarihinin en az yerli oyunculu zamanları yaşanmaya başlandı. Bu oran 2002 sezonunda %50’ye kadar geriledi ki bu rakam 1990 Dünya Kupası şampiyonluğunda %80, 1996 Avrupa Şampiyonluğu’nda ise %77 idi. Ancak kulüpler hızla hem altyapılardan elini ayağını çekiyor ve serbest piyasada yabancı yıldızlara yöneliyordu hem de kaliteli yerli sayısı azaldığı için de yetenekler cep yakıyordu. Bu zamanda yapılan yanlış hamleler başta Borussia Dortmund, Kaiserslautern, Hertha Berlin gibi asırlık çınarların 2000’lerin ortasında büyük maddi çıkmazlara girmesine neden oldu.
Alman Futbol Federasyonu EURO 2000’deki galibiyetsiz ilk tur vedasının ardından Bundesliga ve Bundesliga 2 kulüplerini toplantıya çağırdı ve karar alındı. Kulüpler elini taşın altına koyacak ve Alman Futbol altyapısı baştan yaratılacaktı. Formül bulunmuştu: Oyuncu fabrikası Ajax modeline Fransız dokunuşu ‘Clairefontaine’ (Fransızlar’ın Futbol Akademisi) eklenip Alman tarzı oluşturulacaktı.
Akademi Almanya
Ve modern Alman Futbol Akademisi’nin temelleri atıldı. Proje basitti, federasyon 121 adet ‘yetenek merkezi’ kuracak buna ek olarak da tüm Bundesliga ve Bundesliga 2 takımları da 2'şer akademi hayata geçirecekti. 7-21 yaş arasında gençler, bu merkezlerde eğitim göreceklerdi. Her merkez 2 adet A Lisanslı antrenöre iş sahipliği yapacaktı. Bu eğitim merkezlerinde başta futbol olmak üzere Latince, İngilizce, Sosyal Bilgiler, Fen Bilimleri eğitimleri verilmesi planlandı. Ancak tüm bunlar için maddi olanaklar gerekiyordu. Alman Futbol Federasyonu işin lojistik kısmını hallederken parasal kaynaklar için Bundesliga ve Bundesliga 2 takımları kayıtsız şartsız destek sözü vererek ellerini taşın altına soktular. ‘Yetenek merkezleri’nin her biri 15.3 milyon $’a mal olacaktı. Alman Federasyonu işin ‘Yetenek Merkezleri’ kısmını hallederken kulüpler de kendilerine düşen fedakarlığı yaptılar.
Bu merkezlerde beden eğitimi kadar Sosyal ve Fen Bilimleri’ne de önem veriliyor. Akademiye alınanlardan profesyonelliğe açılan kapıdan geçebilenlerin sayısı %15 civarında olduğu için yatırımlar sırasında gençlerin eğitimi de bu sosyal proje kapsamına alınıyor. Gençlerin eğitimi için için 2001’den bu yana toplamda 20 binin üzerinde öğretmen akademilerde görev alırken federasyon ve kulüpler bu programa toplamda 1 milyar Euro’nun (1.3 milyar $) üzerinde yatırımda bulundular.
Program, meyvelerini ilk olarak 2006’da vermeye başladı. Phillip Lahm, Bastian Schweinsteiger, Lukas Podolski, Per Mertesacker Almanya’nın 2006’daki Dünya Kupası kadrosunda önemli rol oynadılar. Şu anda Bundesliga’da forma giyen oyuncuların %55’i bu akademilerden mezun oyuncular. 2014 Dünya Kupası’nda ise kadrodaki 23 oyuncudan 19’u akademi mezunu. Akademiler oyuncular kadar teknik adamlar için de önemli bir kaynak. Bundesliga’da akademiden gelen tam 10 teknik director görev almakta. 80 farklı ülkeden gençlerin bulunduğu akademileri başarıya taşıyan en önemli etken ise her yaş grubuna ülke çapında verilen eğitimin aynı olması. Örnek olarak 7 yaşındaki tüm çocuklar Almanya çapında birebir aynı eğitimi alıyor. Durum her yaş grubu için de aynı. 12 yaşından 19 yaşına kadar toplam 282 akademiden 5900 gencin aktığı bir çeşmeden bahsediyoruz. Tamamı hem spor kültürü hem de genel kültür açısından eğitimli olan. Kupalar kazanılır veya kaybedilir o kısım önemli değil ancak ekol ve kültür oluşturmak bambaşka bir şey. Ve o yüzden de Almanya, Dünya Kupaları’nda üst üste 4. yarı finalini oynadığı Brezilya 2014’te şampiyonluğa ulaştı. Sporda sonuçta tek bir kazanan var. Ama kazanan kadar hakkıyla mücadele etme kültürünün sahibi Almanya da her daim kazananlar arasında…
Bize ne mi oldu? Almanlar tarihte bir ilke imza atıp akademi mezunu gençlerin çoğunkluğunu oluşturduğu milli takımlarıyla üst üste 4 yarı finale imza atıp bunların ikisinde final oynayıp 1’ini kazanırken, biz de 6 turnuvanın 5’ini kaçırdık. Ama ne de olsa yarınlar bizim(!), şimdi Almanlar düşünsün!

1 Haziran 2014 Pazar

"Que manera de sufrir"


'Acı çekmek için ne güzel bir yol'
Hadi kabul edelim Şampiyonlar Ligi finalleri arasında kötüler arasına girebilecek cinsten bir finaldi. Hatta 2003'te 0-0 biten İtalyan finali Milan-Juventus maçından bile temposuz, kalitesi düşük ve sıkıcı olma çizgisinde gezen bir finaldi. Ama yine de bir finaldi ve Madrid derbisinde kazanan Real Madrid oldu.
Kazanan Madrid, kazanan İspanyol sporuydu. 1992'den bu yana Avrupa sporunu avucunun içine alan İspanya basketbolda, futbolda, teniste Avrupa ve hatta dünya sporuna hükmediyor. Hakkında tezler dahi hazırlanan bu gelişim başka bir yazının konusu...
Kazanan Madrid'di ama gülen taraf zengin ve hadi kabul edelim şımarık zengin çocuğu olan Real'dı. Son Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu yana 12 yılda 1 milyar 200 milyon Euro (1 milyar 640 milyon dolar) harcadi Real...
Real Madrid, İspanya'yı dünyada en iyi temsil eden markayken İberya Yarımadası sınırları içindeyse durum daha farklı. Şehrin mavi yakalı, orta sınıf kesiminin takımı olan Atletico sempatizanları sıkça Kraliyet rejimi ve Real Madrid ilişkisine göndermede bulunurlar.
Başka semtin çocukları olan Atletico taraftarı Real için eskiden beri "Ülkenin utancı, hükümetin takımı" yakıştırmasında bulunur. Tıpkı Katalan Barca ve Bask Athletic Bilbao taraftarları gibi. İspanya ve Franco dönemi spor ve futbol tarihi ise bambaşka bir yazının konusu. Hakkında anlatılan ve şehir efsanesine dönüşmüş bilgiler günümüzde popüler olsa da durum bilinenden daha karışık ve gerçekler biraz daha farklı...
Herkes kazananı bilir, tanır ve anlar... Ama Atletico taraftarı olmak zor iştir, kolay değildir. Hatta bunu kendileri bile kulübün şarkısında dile getirirler: "Que manera de sufrir"; "Acı çekmek için ne güzel bir yol!" 1996'dan beri süren La Liga acılarını geride bıraktığımız sezonda epik bir biçimde noktaladılar. Atletico, piyasa değeri hem Barca hem de Real Madrid'in yarısından bile daha az değerde bir kadroyla La Liga'yı kazandı.
Uzun maratonda rakiplerine göre kadro dezavantajlarını maskeleyebilseler de Şampiyonlar Ligi Finali'nde o kadro dezavantajını derinlemesine hissettiler. Takımın hücum yükünü çeken iki önemli isim Arda ve Diego Costa'nın sakatlıklarının geçmemesi Atletico'nun final planlarını aksattı. Arda Lizbon'daki finali takım elbiseyle izlerken bu sezon toplamda 36 gol atan Diego Costa ise ancak 9 dakika sahada kalabildi. Bu da 2,5 yıldır başında olduğu Atletico'ya sınıf atlatan ve 2’si Avrupa'da 2'si de İspanya'da olmak üzere 4 kupa kazandıran Diego Pablo Simeone'nin elini zayıflattı.
2006'dan beri finallerde ilk gol atan savunma oyuncusu olan Uruguaylı Godin'in ilk yarıdaki golüyle öne geçen Atletico normal süredeki uzatmalara kadar dayandı Real Madrid'in gaddar baskısına. Ancak hücumda bahsettiğimiz sıkıntılar nedeniyle topu ileri taşıyamayan Atletico'nun orta sahası 70'ten sonra iflas etti. Bu dakikadan sonra stres birikimi Atletico kalesinde giderek arttı ve patlama şampiyonluğa 1 dakika kala kornerden geldi. Hem de yine bir defans oyuncusundan Sergio Ramos'tan. Bu final her iki takımın savunma göbeğinde oynayan defans oyuncularının karşılıklı gol attığı ilk Şampiyonlar Ligi Finali olarak tarihe geçerken, uzatmalar tek taraflıydı. Kupayı daha çok isteyen, imkanı daha bol olan, fizik gücü çok daha üst düzeyde olan ve psikolojik avantajı da ele alan Real Madrid normal sürenin son dakikasına kadar parmak ucuyla tutunduğu kupayı uzatmanın ikinci yarısında bulduğu 3 golle tamamen avuçları içine sıkı sıkı aldı ve 10. Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna ulaştı.
Sonuçta kazanan Real Madrid oldu ancak sezon geneli ve eldeki imkanlarla başarılanlara bakıldığında Atletico Madrid sezonun en iyi takımı ödülünü daha çok hak ediyor. Hem Atletico taraftarı takımını kazandığı için sevmemişti ki; "Que manera de sufrir"...

29 Ocak 2014 Çarşamba

Süpper Bowl

Sahne parıltılı olmasına parıltılı ama açık konuşmak gerekirse ne New York'un Super Bowl'a ne de Super Bowl'un New York'a ihtiyacı vardı. Ama artık çok geç Super Bowl 48 öyle ya da böyle bu hafta sonu New York'ta oynanacak; daha doğru bir ifadeyle iki New York NFL takımının maçlarını oynadığı stadyumda oynanacak. Küçük bir 'google maps' aramasıyla göreceksiniz ki zaten Met Life Stadı ne New York City sınırları içerisinde ne de New York eyaletinde. Super Bowl, başta Manhattan olmak üzere tüm New York City'nin çilesini ve pisliğini çeken New Jersey'nin doğu kıyılarında yer alan East Rutherford'da oynanacak.

East Rutherford - NJ, iyi bir maç günü stadyumu olabilir (ki kişisel fikrim dahi o yönde değil) ancak Super Bowl için hiç uygun bir yer değil (kişisel fikrim). 2011'den bu yana yapılan 4 Super Bowl'un da oynandığı statları ya yakından gördüm ya da maç izleme şansı yakaladım ve bunlar içerisinde insanın içini en az ısıtan kompleks East Ruhterford, NJ'deki Met Life Stadı...

New Jersey'nin doğusu, Hudson River'in batı kıyılarına denk gelen kısmının hikayesi oldukça acıklıdır (Hoboken'i saymazsak). Dünyanın merkezi olarak anılan Manhattan'ı uzaktan görebilir, Times Square'in ışıklarına bakarak hayal kurabilirsiniz ama o hayallere yaklaşmaya çalıştıkça aslında ne kadar da uzakta olduğunuzu anlarsınız.

East Rutherford her ne kadar Süper Hafta'ya hazır olsa da son 3 Super Bowl'un yapıldığı ne Dallas'ın ne Indianapolis'in ne de New Orleans'in sıcaklığına yaklaşması imkansız. Çünkü kurulan her şey sadece o haftaya için ve geçici. Yani o çok bahsedilen ruhtan uzak bir Super Bowl olacak. Belki de bu yüzden pek arzulu olmadığım için bu kez yollara düşüp Super Bowl peşinden koşmadım. Arlington, Dallas son 4 yılki Super Bowl'lar içerisinde şehirden en ayrık stadyum olmasına rağmen çevre planlaması ve ferah bir alanda olması en büyük avantajıydı. Indianapolis çok görkemli bir şehir olmamasına rağmen şehir merkezinin hemen köşesinde sizi karşılayan stadı ve şehrin tüm olanaklarını sağlayan ulaşılabilirliğiyle çok sıcak bir Super Bowl sunmuştu. New Orleans ise bambaşka bir hikayeydi... Uzun uzun anlatmak bu Super Bowl'u gölgede bırakabilir; kısaca özetlenecek olursa "Anlatılmaz, yaşanır!"

Gelelim Super Bowl'un sportif yanına; ne de olsa reklam fiyatlarını, tavuk kanatlarını, televizyon satışlarını, tüketilen bira sayısını ve birçok sportif açıdan çok da büyük bir anlam ifade etmeyen istatistiklerle kafanız dolup tasacak...

Denver Broncos - Seattle Seahawks

En iyi savunma ile en iyi hücumun şu ana kadarki Süper Bowl tarihi sadece iki maçtan oluşuyor ve bu tarihin kazanan kısmında şu ana kadar savunmalar var. Super Bowl XIII (1979) - Steelers 35, Cowboys 31 ve Super Bowl XIX (1985) - 49ers 38, Dolphins 16... Not olarak belirtmek gerekirse sadece en çok sayı üreten takım vs. en az sayı yiyen takım karşılaştırması değildir. 'overall offense vs. overall defense' karşılaşmaları değerlendirilmiştir. Bu sezon da Peyton Manning'in hükmettiği Denver Broncos tarihin en göz alıcı hücum performansına imza atarken, Seattle'ın iri ve genç savunması da koşu yardı, pas yardı ve en az sayı şansı veren takım olarak sezonu tamamladı.

Denver:
Hücum akılalmaz işlere imza attı atmasına ama tüm o istatistikler hiç de sürpriz sayılmaz. DeMaryius Thomas gibi fizik gücü yüksek, hızlı bir WR dışında Eric Decker gibi her görevi yapan joker gibi bir ismin yanına bu sezon TE Julius Thomas ve ileride büyük ihtimalle gelmiş geçmiş en iyi slot-receiver unvanını Hines Ward ile paylaşacak olan Wes Welker'in oluşturduğu 'receiving court' Peyton Manning'in sahip olduğu tartışmasız en iyi, belki de NFL tarihinin en yetenekli grubu.. Yalnız bu grubun parlamasını sağlayan offensive line ve koşu oyununu unutmamak lazım. Peyton Manning'e rakip savunmanın o tüm denklemlerini çözmesini sağlayacak 3-4 saniyeyi veren offensive line'i açıkçası bu sezon sadece iki takım zorlayabildi. Chargers ve Chiefs. Bu takımlarlar toplam 5 kez karşılaşan Broncos bunların 4'ünü kazandı. Tabii bu iki takımın asla ama asla Seattle seviyesinde olmadığını kabul etmek gerek.
Koşu oyununda sezonun ilk bölümünde 3 isim kullanan Broncos, kaybedilen Colts maçında top kaybı yapan Hillman'ı kızağa çekti ve sorumluluğu Moreno ve Ball'un üzerine yıktı. İkili şu ana kadar iyi iş çıkartsa da karşılarında ligin koşu oyununa en az yard ve TD şansı veren takımı olacak. Ball çok yetenekli ve oldukça önemli istatistiklerle NFL'e geldi. Moreno ise hem pas oyunu hem de koşu oyunuyla büyük işlere imza atabilecek kapasitede iyi bir RB. Bu ikilinin 'screen pas'lardaki performansı Peyton Manning komutasındaki hücum çarkının mekanik yağı olacak.

Seattle
Savunması bile sağır sultanın kulağında çınlayan Seattle'da hücum biraz arka planda kalıyor. Seattle'ın ligin toplamda ilk 10, koşu oyununda ise ilk 5'te yer alan hücumu olduğunu unutmamak lazım. Tabii ki bunda en önemli faktör RB Marshawn Lynch. Sokakta görseniz kaçacak yer arayacağınız, geçmişi de görüntüsü kadar korkutucu olan Lynch geride kalan sezonun tartışmasız LeSean McCoy ile birlikte en iyi performans ortaya koyan RB'siydi. Russell Wilson ise kol kuvveti ve ayakları kadar hatta belki de daha fazla beynini kullanarak sezonu minimal hata ile kapatırken takımının da ligi maksimum galibiyetle kapatmasını sağladı. Hücumda bu ikilinin yanı sıra dikkat edilmesi gereken bir diğer isim; ki oldukça sürpriz olabilir, tüm sezonu sakatlıkla geçiren ama üst düzey yeteneğe sahip Percy Harvin.
O çok konuşulan savunmada ise yaptığı hareketlerle gündem oluşturan Richard Sherman var. Sherman, potansiyeli yüksek skora direkt etki eden bir oyuncu. Ama 49ers maçının aksine bu maçtaki en büyük dezavantajı Broncos 'receiving court'undan hiç kimsenin 'thrash talk' olayına girmemesi... Hal böyle olunca Sherman'ın, o kendi oyununu tetikleyen duygusal seviyeye çıkamaması gündemde. unutulmaması gereken bir başka durumsa Broncos'un 3 adet fiziksel boyutu Sherman ile eşleşebilecek receiver'i olması...

Uzun lafın kısası en iyilerin maçı olacak her şeyden önemlisi bu, kazanan kim olur söylemek zor bize izleyip eğlenmesi düşüyor skor ve kazanan sporseverden çok bahişçilerin işi. Denver'in 'big play' potansiyeli maçın erken dönemlerinde öne geçmelerine bağlı olarak Seattle'ın kontrollü hücumuna stres yükleyebilir.
Seattle işe 'Peyton ve çetesinin' ivmesine izin vermezse istediği tempoda büyük skorlara çıkmadan şampiyon olabilir...