İngiltere'de internet üzerinden yapılan ufak çaplı bir araştırmanın sonucu olarak Ada'nın en nefret edilen şirketi ilan edildi Manchester United. ManU taraftarlarının buna üzülmediklerinden emin olsam da McDonald's, Starbucks gibi küresel, British Gas, RBS ve Lloyds Bank gibi ulusal çapta sermayenin elinde olan şirketlerden daha fazla nefret edilmeleri ilginç.
%26'lık bir oranla bir kaşık suda boğulmak istenen ManU gibi aynı istatistiki dertten muzdarip birçok örnek daha var spor dünyasında. Takım olarak en başta akla gelen Real Madrid. Ve birkaç sene daha böyle futbol olarak rakiplerini aşağılamaya devam ederlerse Barcelona. İtalya'dan örnek ise Juventus. Her ligden aranırsa mutlaka böyle takımlar çıkacaktır ama bu kulüplerin etkileri dünya çapında olduğu için 'sevgi-nefret' ilişkileri de aynı oranda global oluyor.
Adı geçen kulüplerin ortak özellikleri kendi liglerini aşıp dünya çapında elde ettikleri başarılarla ülkerlerinde üç-aşağı en fazla taraftara sahip olan, en zengin takımlar olmaları.
ABD örneğinde ise durum dışarıdan göründüğünden farklı. Los Angeles Lakers hem dünya çapında en fazla taraftarı olan takım, hem ligin en değerli 2. kulübü (son iki yıldır Knicks'e geçiliyorlar) hem de Nefret Edilenler Derneği'nin Başkanı. Ancak ABD'nin en nefret edilen takımından laf açılınca orada durmak gerekiyor. Kazanan belli: Yankees. Türkiye'de pek fazla yaygın bir bilgi olmasa da Lakers ya da New York Knicks sanılanın aksine ne ABD'nin en zengin, ne de en popüler takımları. Hatta New York açısından bakarsak Knicks şehrinin bile en popüler takımı değil. Major League Baseball'da mücadele eden New York Yankees hem New York City'nin, hem MLB'nin hem de ABD'nin en zengin, en popüler, en çok taraftara sahip ve tabii ki de en çok nefret edilen takımı..
Zenginliğin getirdiği nefret, nefreti tetikleyen bir başarı, başarının getirdiği yeni zenginlik ve yine nefrete dönüşen o zenginlik. Ne demişler "Hiçbir şey yoktan var, vardan da yok edilemez."
31 Mart 2011 Perşembe
26 Mart 2011 Cumartesi
RedBull kanatlandıysa neye yarar üzülmek!
Etiketler:
F1. F1 2011 sezonu
Yeni Kıta'da Fromula 1'in esamesi okunmadığından mıdır yoksa blogspot'un eski memlekette kepenk indirmesinin keyifsizliğinden midir bilemeyeceğim ama yazı yazmak için bir türlü PC başına geçmek kısmet olmadı.
Bekleye bekleye de gün geldi çattı ama, Formula 1'de sıralama turları işbu yazı yazıldığı sırada (yayınlandığı sırada koşulmuş olacak) koşulmakta. Önce 'Schumi emekli oldu F1'in dadı kalmadı artıkın' dedik O da döndü aslında ama nedense o eski keyif, en azından bende yok gibi. Yine F1, dolap beygiri gibi dönen NASCAR'ın yanında candır, canandır; orası kesin.
Neyse, kısa lafın uzunu; ne olursa olsun özledim, özledik F1'i. Tüm hazırlık dönemini takip etmeye çalıştım ki; 'bir kurşun attım havaya tadında sallamamak' için. Gücümün yetmediği yerde grid'den yardım aldım. Sonuç RedBull 1.5 adım önde. Hatta açıkçası onlar uçuyor, diğerleri asfaltta hızlı gitmeye çalışıyorlar.
Ferrari ?
Mercedes?
McLaren?
Renault?
Williams?
derseniz;
Kırmızı araç RedBull'un en yakınındaki takım, gibi en azından bir yarış boyunda tahmin edilen o. Zaten o kırmızı aracı izlediğim son 18 yılda sezona kötü başlasalar da allem edip kallem edip sezon ortasına kadar zirveye ortak olmadıkları sezon neredeyse yok gibi.
Mercedes'te ise "Schumacher'in şampiyon olamayız ama podyumda daha iddialıyız" açıklaması kısmi bir panik havasını ortadan kaldırdı hayranları için. Schumi'ye katılsam da bunun sebebinin Mercedes iyi olduğu için değil, McLaren henüz stabilitesini ispatlayamadığından kaynaklandığını düşünmekteyim.
McLaren'e gelirsek de Ferrari'nin başka bir versiyonu. Gelenek takımı oldukları için onlar da sezon ortasına kadar hatta o zamana dahi kalmadan sorunlarını halledeceklerine eminim. En azından Kubica'sız Renault ile Mercedes'e geçilmemek için zorlayacaklardır başta. Son zamanlarda da hızlı oldukları kabul görmekte ama onların sorunu dayanıklılık gibi gözüküyor şu an için.
Renault.. En büyük soru işareti Renault'tu. Renault'un aracının şu anda McLaren'den daha iyi olduğu ancak pilot konusunda kalite sıkıntısı yaşadığı açıkça görülüyor. Eğer Kubica o ralli kazasını yaşamasaydı, bugün RedBull'ların ardından Ferrari ile kapışacak düzeyde araç-pilot kombinasyonuna sahipti. Ancak şu anda elindeki kazanma potansiyeli olmayan ve ileride de olamayacak pilotlarla en büyük iddia Williams'a geçilmemek olacak..
Williams bence en enteresan takım. Kısıtlı bütçe-teknik deha denkleminden uzun yıllardır puan çıkartan takım en azından Sir Frank Williams için saygı duyulası seviyede. Kahramanlık müessesesine inanmamakla beraber şu hayatta tanışıp da gerçekten Aslan Yürekli olduğuna inandığım ve eğer bir gün 'kahramanım' diyeceksem; buna en yakın insandır Sir Williams. Konuşmayı sevmeyen, 'Az laf çok iş' düsturunun hakim olduğu jenerasyonun son ve süper temsilcilerinden. Barrichello da, Maldonado da hazırlık döneminde göze hoş gelen dereceler elde ettiler. Düşünülenden fazla podyum (daha doğrusu puan) yapacakları kanaatindeyim, özellikle de sezonun ilk bölümünde..
Diğerlerinden ise Force India'yı hesaba katabiliriz 1 ya da 2 podyum yapabilirler ama benim geçtiğimiz sezondan bu yana yeni favori pilotum Mr. Kobayashi. Ne Katayama kadar hara-kiri meraklısı ne de Sato kadar "Abi be bana 1 puan yeter" havasında.. Sonuna kadar kovalıyor alabileceği puanları Capon dost, seviyoruz kendisini..
Sonuçta başladı bugün F1 heyecanı, umarım monotonluktan uzak çekilmenin bol, kazanın az olduğu bir sezon olur.
RedBull işi götürür, Ferrari az-buz zorlar, McLaren'in ne durumda olduğunu ilk 2 yarış sonunda görürsek yukarıdakilerle mi yoksa Mercedes ile Williams'la mı kapışacağına net karar verebiliriz. Renault'nun ise o pilotlarla rakibi ancak Force India ve Sauber olur.
Merhaba F1...
Bekleye bekleye de gün geldi çattı ama, Formula 1'de sıralama turları işbu yazı yazıldığı sırada (yayınlandığı sırada koşulmuş olacak) koşulmakta. Önce 'Schumi emekli oldu F1'in dadı kalmadı artıkın' dedik O da döndü aslında ama nedense o eski keyif, en azından bende yok gibi. Yine F1, dolap beygiri gibi dönen NASCAR'ın yanında candır, canandır; orası kesin.
Neyse, kısa lafın uzunu; ne olursa olsun özledim, özledik F1'i. Tüm hazırlık dönemini takip etmeye çalıştım ki; 'bir kurşun attım havaya tadında sallamamak' için. Gücümün yetmediği yerde grid'den yardım aldım. Sonuç RedBull 1.5 adım önde. Hatta açıkçası onlar uçuyor, diğerleri asfaltta hızlı gitmeye çalışıyorlar.
Ferrari ?
Mercedes?
McLaren?
Renault?
Williams?
derseniz;
Kırmızı araç RedBull'un en yakınındaki takım, gibi en azından bir yarış boyunda tahmin edilen o. Zaten o kırmızı aracı izlediğim son 18 yılda sezona kötü başlasalar da allem edip kallem edip sezon ortasına kadar zirveye ortak olmadıkları sezon neredeyse yok gibi.
Mercedes'te ise "Schumacher'in şampiyon olamayız ama podyumda daha iddialıyız" açıklaması kısmi bir panik havasını ortadan kaldırdı hayranları için. Schumi'ye katılsam da bunun sebebinin Mercedes iyi olduğu için değil, McLaren henüz stabilitesini ispatlayamadığından kaynaklandığını düşünmekteyim.
McLaren'e gelirsek de Ferrari'nin başka bir versiyonu. Gelenek takımı oldukları için onlar da sezon ortasına kadar hatta o zamana dahi kalmadan sorunlarını halledeceklerine eminim. En azından Kubica'sız Renault ile Mercedes'e geçilmemek için zorlayacaklardır başta. Son zamanlarda da hızlı oldukları kabul görmekte ama onların sorunu dayanıklılık gibi gözüküyor şu an için.
Renault.. En büyük soru işareti Renault'tu. Renault'un aracının şu anda McLaren'den daha iyi olduğu ancak pilot konusunda kalite sıkıntısı yaşadığı açıkça görülüyor. Eğer Kubica o ralli kazasını yaşamasaydı, bugün RedBull'ların ardından Ferrari ile kapışacak düzeyde araç-pilot kombinasyonuna sahipti. Ancak şu anda elindeki kazanma potansiyeli olmayan ve ileride de olamayacak pilotlarla en büyük iddia Williams'a geçilmemek olacak..
Williams bence en enteresan takım. Kısıtlı bütçe-teknik deha denkleminden uzun yıllardır puan çıkartan takım en azından Sir Frank Williams için saygı duyulası seviyede. Kahramanlık müessesesine inanmamakla beraber şu hayatta tanışıp da gerçekten Aslan Yürekli olduğuna inandığım ve eğer bir gün 'kahramanım' diyeceksem; buna en yakın insandır Sir Williams. Konuşmayı sevmeyen, 'Az laf çok iş' düsturunun hakim olduğu jenerasyonun son ve süper temsilcilerinden. Barrichello da, Maldonado da hazırlık döneminde göze hoş gelen dereceler elde ettiler. Düşünülenden fazla podyum (daha doğrusu puan) yapacakları kanaatindeyim, özellikle de sezonun ilk bölümünde..
Diğerlerinden ise Force India'yı hesaba katabiliriz 1 ya da 2 podyum yapabilirler ama benim geçtiğimiz sezondan bu yana yeni favori pilotum Mr. Kobayashi. Ne Katayama kadar hara-kiri meraklısı ne de Sato kadar "Abi be bana 1 puan yeter" havasında.. Sonuna kadar kovalıyor alabileceği puanları Capon dost, seviyoruz kendisini..
Sonuçta başladı bugün F1 heyecanı, umarım monotonluktan uzak çekilmenin bol, kazanın az olduğu bir sezon olur.
RedBull işi götürür, Ferrari az-buz zorlar, McLaren'in ne durumda olduğunu ilk 2 yarış sonunda görürsek yukarıdakilerle mi yoksa Mercedes ile Williams'la mı kapışacağına net karar verebiliriz. Renault'nun ise o pilotlarla rakibi ancak Force India ve Sauber olur.
Merhaba F1...
10 Mart 2011 Perşembe
"Sometimes, Love isn't enough"
Etiketler:
Kevin Love,
NBA
Üst üste iki İngilizce başlık can sıkıcı olabilir ancak Türkçe çevirisi aynı etkiyi yaratmayacağı için kusura bakmayın.. Başka bir alternatif de "From Minnesota with Love"dı ancak üstteki başlık tüm düşüncelere tercüman gibi..
Kevin Love çok spektaküler bir adam değil. Yakaladığı inanılmaz forma ve imza attığı inanılmaz rakamlara rağmen popülerlikte Blake Griffin'in bile gerisinde.. Griffin bile derken, daha çaylak olması ve aşağı yukarı takımlarının galibiyet sayılarının denk olmasını kastediyorum.
Love bu sezonki 52. 'double-double'ını Indiana karşısında yaptı ve Moses Maloe'a ait rekoru geçti. Aslında tam rekor denemez. Anlatırken bir şeyi atlıyoruz. 1976'daki NBA-ABA birleşmesinden sonraki rekor artık onun. Bu konuya döneceğiz daha sonra.
Love bu formunu sezon sonuna kadar devam ettirirse 1997'de Dennis Rodman'ın ardından 16.0 ribaunt ortalamasının üzerine çıkan ilk oyuncu olacak. Bu rakama en çok yaklaşan 2003'te 15.4 ortalamayla Ben Wallace olmuştu.
Onun Rodman ve Wallace'tan farkı 20 sayının üzerinde bir skor üretimi de olması. Ondan önce 20 sayı, 15 ribaunt ortalaması üzerinde tutturup ribaunt kralı olan oyuncu tam 28 yıl önce yine Moses Malone.
Love oldukça kıymetli bir parça, ancak başlıktaki gibi 'Love' bazen yeterli olmuyor. Minnesota onun bu olağandışı performansına rağmen 66 maçta sadece 16 galibiyet alabildi, varın siz düşünün ne halde olduklarını, genç bir takım olabilirler ancak bu gelecek vadettiklerinin bir kanıtı değil.
Bakalım Timberwolves büyük marketlerin hükmettiği NBA'in yeni kurbanı mı olacak yoksa onlar yıldızlarını ellerinde tutabilecekler mi? Love'ın UCLA mezunu ve Kaliforniya doğumlu olduğunu hatırlamak gerekirse o topraklardan uzak kalamayacağı çok uzak bir ihtimal değil..
Rekor konusuna dönersek; Moses Malone'a ait rekor kırıldı kırılmasına da. Bu NBA tarihinin değil, sadece modern NBA'in rekoru. Tarihi rekor ise Wilt Chamberlain'e ait. Chamberlain'in serisi ise inanılmaz; tam 227 kez üst üste çift hanelerde ribaunt ve sayı üretimi yapmış bu oyunun eski hilesi.. Onun dışında 220 ve 127'şer maçlık serileri de yaklaşılamaz gözüküyor..
Chamberlain, ayrıca kariyeri boyunca 263 kere de 20-20 bandını aşmış.. Love ise bu sezon 11 kez 20-20 üzerine çıktı. Unutmadan hatırlatalım Dwight Howard'ın kariyerinde ulaştığı 20-20 sayısı 31
Davut vs. Golyat dönemini saymazsak Love'ın başarısı takdire şayan.
Kevin Love çok spektaküler bir adam değil. Yakaladığı inanılmaz forma ve imza attığı inanılmaz rakamlara rağmen popülerlikte Blake Griffin'in bile gerisinde.. Griffin bile derken, daha çaylak olması ve aşağı yukarı takımlarının galibiyet sayılarının denk olmasını kastediyorum.
Love bu sezonki 52. 'double-double'ını Indiana karşısında yaptı ve Moses Maloe'a ait rekoru geçti. Aslında tam rekor denemez. Anlatırken bir şeyi atlıyoruz. 1976'daki NBA-ABA birleşmesinden sonraki rekor artık onun. Bu konuya döneceğiz daha sonra.
Love bu formunu sezon sonuna kadar devam ettirirse 1997'de Dennis Rodman'ın ardından 16.0 ribaunt ortalamasının üzerine çıkan ilk oyuncu olacak. Bu rakama en çok yaklaşan 2003'te 15.4 ortalamayla Ben Wallace olmuştu.
Onun Rodman ve Wallace'tan farkı 20 sayının üzerinde bir skor üretimi de olması. Ondan önce 20 sayı, 15 ribaunt ortalaması üzerinde tutturup ribaunt kralı olan oyuncu tam 28 yıl önce yine Moses Malone.
Love oldukça kıymetli bir parça, ancak başlıktaki gibi 'Love' bazen yeterli olmuyor. Minnesota onun bu olağandışı performansına rağmen 66 maçta sadece 16 galibiyet alabildi, varın siz düşünün ne halde olduklarını, genç bir takım olabilirler ancak bu gelecek vadettiklerinin bir kanıtı değil.
Bakalım Timberwolves büyük marketlerin hükmettiği NBA'in yeni kurbanı mı olacak yoksa onlar yıldızlarını ellerinde tutabilecekler mi? Love'ın UCLA mezunu ve Kaliforniya doğumlu olduğunu hatırlamak gerekirse o topraklardan uzak kalamayacağı çok uzak bir ihtimal değil..
Rekor konusuna dönersek; Moses Malone'a ait rekor kırıldı kırılmasına da. Bu NBA tarihinin değil, sadece modern NBA'in rekoru. Tarihi rekor ise Wilt Chamberlain'e ait. Chamberlain'in serisi ise inanılmaz; tam 227 kez üst üste çift hanelerde ribaunt ve sayı üretimi yapmış bu oyunun eski hilesi.. Onun dışında 220 ve 127'şer maçlık serileri de yaklaşılamaz gözüküyor..
Chamberlain, ayrıca kariyeri boyunca 263 kere de 20-20 bandını aşmış.. Love ise bu sezon 11 kez 20-20 üzerine çıktı. Unutmadan hatırlatalım Dwight Howard'ın kariyerinde ulaştığı 20-20 sayısı 31
Davut vs. Golyat dönemini saymazsak Love'ın başarısı takdire şayan.
Two and a half men?
Etiketler:
Miami Heat,
NBA
ABD'de iki konu gündemden düşmüyor. İlki; çıldırdığı düşünülen Charlie Sheen, diğeriyse son 5 maçını kaybeden Miami Heat.. Başlıkta ikisinin sentezi. Charlie Sheen ile dizinin yayınlandığı CBS Televizyonu karşılıklı olarak bir davaya tutuşacaklar sonuçta bir testi kırılacak.. Miami'de ise -şimdilik- kırılan testinin faturası kimlere çıkacak o bekleniyor.. Günah keçisi olarak seçilen isimse Chris Bosh; tahmin edebildiğiniz üzere 'yarım adam' o oluyor..
Miami'deki sorun kaybetmeleri değil, her takım kaybeder ve yeniden kazanmaya başladığınızda her şey unutulur.. Onlardaki sorun nasıl kaybettikleri ve bu mağlubiyetlerin ardından büründükleri psikoloji. Ligin dibindeki takımları eziyorlar, elit kesime karşı ise boyunları kıldan ince.
Rakamsal boyutta şöyle sıkıntılar var.
Chris Bosh'a mı?
Süper yıldız olmadığı konusunda zaten yaygın bir görüş vardı, şimdi yıldız olup olmadığı da değil 'adam olup olmadığı' tartışılıyor. Süper yıldız konusuna katılsam ve Bosh'tan haz etmesem de diğer iki yorumu abartı buluyorum.
İstatistik kağıdına bakıldığında 1/18 attığı maç da var, tuttuğu her yetenekli 4 numaranın yıldızlaşması da.. Yani onla ilgili ciddi sorunlar var. Kredisinin tükenişi Kevin Durant'in hakkında yaptığı "Sahte sert adam" açıklamasından sonra değişti ve bir anda kötü bir Kevin Garnett (hem de çok kötü) kopyasına dönüştü insanlar önünde..
LeBron James'e mi?
Son topları oynayamadığı için belki.. Ama oyunun geri kalanında takımın en itici gücü.. Tabii maç boyunca Oscar Robertson gibi oynayıp, maçı Kalneitis gibi bitirirseniz ne kadar göz boyayan istatistiklere sahip olsanız da kimsenin umurunda olmazsınız.. Maç sonlarında 7 galibiyet şutu atan LeBron sadece 1 maç kazandırabildi.
Bir de LeBron; 'Karma' ne fena şey di mi :)
Dwayne Wade'e mi?
Onunla ilgili sorun bambaşka. Herkes LeBron ile Bosh'un onun takımına geldiğini düşünüyordu ancak o ikinci adam olmayı kabullenmiş gibi gözüküyor. Henüz çaylak yılında son saniyeleri nasıl oynayabildiğini ilk 'play-off'
deneyiminde kanıtlayan Wade'in bu kadar çabuk geri plana düşmeyi kabullenmesi şaşırtıcı.. Ve top kaybı sorunlarına da çözüm bulabilmiş değil..
Eric Spoelstra'ya mı?
Miami'nin kaybettiği maçlar elbet birgün unutulacaktır ancak Spoelstra'nın yaptığı 'salak'ça 'Soyunma odasında ağlayanlar vardı' açıklaması ilelebet payidar kalacak.. Nasıl bir koç bu denli egoya sahip yıldızlara sahipken böylesine şapşalca konuşabilir. Lig çapında (Genel menajerler, koçlar ve oyuncular arasında) koçluk yeteneklerine oldukça saygı duyulan biri(ymiş) Spoelstra ama Football Manager'da olsa 'Man Management' yeteneği '0' olurdu büyük ihtimalle.
Sürekli arasının limoni olduğu LeBron'a yaranmak istercesine son topları kullandırma saplantısı sonunu hazırlayabilir..
Bir de son hücuma hiç mi set çizemezsin be koçum? Hep birebir, hep birebir
Rol oyuncuları mı?
Tüm saydıklarım arasında bence en büyük suç onlarda.. Zaten LeBron, Cleveland'da da şampiyon olamazken suç onlardaydı, Bosh Toronto'da 'play-off' yapamazken de.. Maç başına ortalama 26 şut kullanabilen (%50'ye yakın isabet oranıyla) toplam 8 oyuncudan nasıl bir mucize bekleniyorsa artık.. Onların da formunun düştüğü ve morallerinin bozuk olduğu kesin ama onlara fatura kesmek çok ağır olur..
Bir de bu Nefret İmparatorluğu'nu kuran Darth Sidius var; Pat Riley.. Şu anda ligin en çok ilgi gören takımı da en nefret edilen takımı da Miami.. Bunun yaratıcısı olan Riley ilk sezon şampiyonluk gelmesinin sürpriz olacağını sezon başında takım iyi gitmeye başladığında söylemişti. Ancak bunu gelecek sezon takımın başına geçmek için mi ifade ettiği bilinmiyor.
Ölüm Yıldızı'nı o yarattı, tüm bu isimler onu yüceltemeyecekse kırmızı tuşa basmak için gelecek sezon komutayı devralmaktan hiç çekinmeyecektir.
Bu kadar yazdık ama aslında ihalenin kimseye kalmasına gerek yok. Mağlubiyeti ve kötü günleri omuz omuza karşılayabildikleri zaman kazanmayı öğrenecek Miami..
Yazıya şu notu eklemeden geçemeyeceğim.. Genelde ağır eleştiriler yapmadan, var olan bilgilere dayanarak yazmaya çalışıyorum.. Ancak iki tane dozu diğerlerine göre farklı yazı yazdıktan sonra (Aykut Kocaman ve Lakers) her ikisi de öyle bir seri yakaladı ki; blog'u kapatıp çay koyasım geldi.. Ancak pişman değilim..Phil Jackson'ın soyunma odasındaki ağlama rezaletinden sonra sallanan Heat'e yaptığı son salvo; Mortal Combat'taki 'finish him' hamlesiydi..
Miami'deki sorun kaybetmeleri değil, her takım kaybeder ve yeniden kazanmaya başladığınızda her şey unutulur.. Onlardaki sorun nasıl kaybettikleri ve bu mağlubiyetlerin ardından büründükleri psikoloji. Ligin dibindeki takımları eziyorlar, elit kesime karşı ise boyunları kıldan ince.
Rakamsal boyutta şöyle sıkıntılar var.
- %50 galibiyetin altındaki takımlara karşı '25-2', üstündekilere ise '18-19', Doğu ve Batı'nın ilk ikisine karşı da 0-9.
- Son 10 saniyeye bir basket geride girdikleri maçların sadece bir tanesini kazanırlarken, o el yakan anlarda isabet oranı 1/18
- 5 sayı ve altında farkla biten maçlarda felaket durumdalar '4-12'. Tüm bu maçları son hücumu savunarak kazandılar. O takımların hepsi de %50'nin altındaki takımlardı.
- LeBron James'e ne derse densin galibiyetlerin %28'ine imza atıyor ve takımın en etkili ismi. (kaynak)
- Son 5 maçtır şu sorunun cevabı 'Evet' http://bit.ly/fOSLCE
Chris Bosh'a mı?
Süper yıldız olmadığı konusunda zaten yaygın bir görüş vardı, şimdi yıldız olup olmadığı da değil 'adam olup olmadığı' tartışılıyor. Süper yıldız konusuna katılsam ve Bosh'tan haz etmesem de diğer iki yorumu abartı buluyorum.
İstatistik kağıdına bakıldığında 1/18 attığı maç da var, tuttuğu her yetenekli 4 numaranın yıldızlaşması da.. Yani onla ilgili ciddi sorunlar var. Kredisinin tükenişi Kevin Durant'in hakkında yaptığı "Sahte sert adam" açıklamasından sonra değişti ve bir anda kötü bir Kevin Garnett (hem de çok kötü) kopyasına dönüştü insanlar önünde..
LeBron James'e mi?
Son topları oynayamadığı için belki.. Ama oyunun geri kalanında takımın en itici gücü.. Tabii maç boyunca Oscar Robertson gibi oynayıp, maçı Kalneitis gibi bitirirseniz ne kadar göz boyayan istatistiklere sahip olsanız da kimsenin umurunda olmazsınız.. Maç sonlarında 7 galibiyet şutu atan LeBron sadece 1 maç kazandırabildi.
Bir de LeBron; 'Karma' ne fena şey di mi :)
Dwayne Wade'e mi?
Onunla ilgili sorun bambaşka. Herkes LeBron ile Bosh'un onun takımına geldiğini düşünüyordu ancak o ikinci adam olmayı kabullenmiş gibi gözüküyor. Henüz çaylak yılında son saniyeleri nasıl oynayabildiğini ilk 'play-off'
deneyiminde kanıtlayan Wade'in bu kadar çabuk geri plana düşmeyi kabullenmesi şaşırtıcı.. Ve top kaybı sorunlarına da çözüm bulabilmiş değil..
Eric Spoelstra'ya mı?
Miami'nin kaybettiği maçlar elbet birgün unutulacaktır ancak Spoelstra'nın yaptığı 'salak'ça 'Soyunma odasında ağlayanlar vardı' açıklaması ilelebet payidar kalacak.. Nasıl bir koç bu denli egoya sahip yıldızlara sahipken böylesine şapşalca konuşabilir. Lig çapında (Genel menajerler, koçlar ve oyuncular arasında) koçluk yeteneklerine oldukça saygı duyulan biri(ymiş) Spoelstra ama Football Manager'da olsa 'Man Management' yeteneği '0' olurdu büyük ihtimalle.
Sürekli arasının limoni olduğu LeBron'a yaranmak istercesine son topları kullandırma saplantısı sonunu hazırlayabilir..
Bir de son hücuma hiç mi set çizemezsin be koçum? Hep birebir, hep birebir
Rol oyuncuları mı?
Tüm saydıklarım arasında bence en büyük suç onlarda.. Zaten LeBron, Cleveland'da da şampiyon olamazken suç onlardaydı, Bosh Toronto'da 'play-off' yapamazken de.. Maç başına ortalama 26 şut kullanabilen (%50'ye yakın isabet oranıyla) toplam 8 oyuncudan nasıl bir mucize bekleniyorsa artık.. Onların da formunun düştüğü ve morallerinin bozuk olduğu kesin ama onlara fatura kesmek çok ağır olur..
Bir de bu Nefret İmparatorluğu'nu kuran Darth Sidius var; Pat Riley.. Şu anda ligin en çok ilgi gören takımı da en nefret edilen takımı da Miami.. Bunun yaratıcısı olan Riley ilk sezon şampiyonluk gelmesinin sürpriz olacağını sezon başında takım iyi gitmeye başladığında söylemişti. Ancak bunu gelecek sezon takımın başına geçmek için mi ifade ettiği bilinmiyor.
Ölüm Yıldızı'nı o yarattı, tüm bu isimler onu yüceltemeyecekse kırmızı tuşa basmak için gelecek sezon komutayı devralmaktan hiç çekinmeyecektir.
Bu kadar yazdık ama aslında ihalenin kimseye kalmasına gerek yok. Mağlubiyeti ve kötü günleri omuz omuza karşılayabildikleri zaman kazanmayı öğrenecek Miami..
6 Mart 2011 Pazar
Sahi; iş Valencia'ya neden kalmıştı!
Etiketler:
Eurolig,
Fenerbahçe
Efes Pilsen'in ardından Fenerbahçe Ülker de elendi ve artık basketbolda Avrupa'daki tek takımımız Pınar Karşıyaka kaldı da rahatladık.. Düşünsenize; Efes'in ardından; Fenerbahçe de turu geçseydi, hele bir de kazara birbirleriyle eşleşselerdi 'final-four'da yerimiz garanti olsaydı ne yapardık! Normal olmayan bu heyecan şimdilik fazla bize.. Ne güzel alıştık biz son 5 yılda 'top 16'ya kalmak bile takımlarımız için sürprizdi ne de olsa.. Efes Pilsen'deki yapısal ve mantıksal sorunlara ucundan da olsa değinmiştik.
Fenerbahçe Ülker başlığında ise giriş ve gelişme oldukça başarılı ancak sonuç ufak çaplı hayâl kırıklığı.. Sezon başında yapılan plana kağıt üzerinde karşı çıkılabilecek nokta yoktu sadece eklenti yapılabilirdi; Atletik bir 5 numara ile Engin'in sakatlığında bir gard takviyesi..
Spahija'ya ise kimsenin ne şimdi ne de o zaman laf diyebileceğini zannetmiyorum. Çok saygın, başarılı ve oldukça da kariyerli bir koç..
Aslında Fenerbahçe Ülker'in vedasını rakamlarla istatistiklerle açıklamak olacak iş değil. Sakatlıklarla açıklamak da aynı şekilde. Birinin diğerini tetiklediği şüphe götürmez ama bahaneler bunlar olmamalı.
Yeri gelmişken şunu da söylemek gerek; bu yıl elenmek Fenerbahçe için dünyanın sonu değil. Doğru bir yola girildi gibi, umarım hayâl kırıklığıyla gereksiz işler yapılmaz. Aydın Örs tepedeyken biraz zor aslında (Ey Efes Pilsen duy sesimi!)..
Tanjeviç'in koçluğu ve oyun içerisinde verdiği kararlar tartışılabilir ancak onun yıllar süren kalkınma planının o olmadan doğru hamlelerle sonuç verebileceği de görüldü bu sezon :) Tabii daha öncesinde Ülker-Fenerbahçe birleşmesi ve Aydın Örs'ün yaptıklarını unutmadan..
Ancak sonuçta onun Emir ve Vidmar yatırımları ve "Beni Türk uzunlarına emanet edin" düşüncesinin sonuçları ortada. Emir; Ukiç'li, Saras'lı, Lavrinoviç'li takımın bir anda eline baktığı adam oldu çıktı, iki yıl önce yuhalanan Vidmar'ınsa ardından bu sezon ağıt yakmayan yok. Ömer'le Semih ise şimdi Pasifik ötesinde.. Tabii bunları yazarken de bitirmek için elinden geleni yaptığı Ömer Onan'ın da muhteşem performansını unutmamak lazım.
İşin açıkçası takım bir yılda dipten zirveye çıksa, oldukça garip, hatta Aziz Yıldırım'ın Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğunun ardından yaptığı 'tesadüf' açıklaması kendi takımı için zuhur etmiş olurdu. Bir yılda takımın Peter Parker'dan Örümcek Adam'a dönmesine şahit olduk ancak 4 yıldır büyük maçlarda yaşanan atalet bu kez rakibin adı büyük olmasa da (tamam son Eurocup şampiyonu ama bir Maccabi değil!) maçın isminin ağırlığı altında kaldı. Oradaki nüans ise farkı yaratabileceklerin top yekûn çökmüş olmasıydı.
Geçtiğimiz yıla oranla farkı yaratabilecek değişik yüzler kimlerdi; nispeten Ukiç, Saras, Lavrinoviç, Tomas, May ve Kaya.. İsimler ortada ama performanslar da.. Sezonun belki de en önemli son 3 maçında Ukiç-Saras-Tomas-May,Lavrinoviç ve Kaya'nın toplam verimlilik puanı 80. Yani maç başına sürenin toplam %55'inde oyunda kalan bu altılının katkısı %30 civarında..
Takım kurulurken pek bir hata gözükmüyordu, teoride yoktu da.. Giden Semih-Aşık ikilisinin yeri olgunlaşan Vidmar ve geçtiğimiz sezonu iyi denebilecek şekilde kapatan Lavrinoviç'le doldurulmuştu. Tomas ise ne de olsa geçtiğimiz yıl tek başına yokluk içindeki Cibona'da direnişin sembolüydü. Saras ile May'i bir tutmak saçma ama ikisi de geçmişinin gölgesinde jübilelerini bekleyen isimler; Saras'ın -adı yeter ama yetmedi :)- büyük başarılarla dolu Avrupa, May'inse NCAA kariyeri.. Lavrinoviç desen geçen yıl sezonun ilk bölümünün MVP'siydi ve iç-dış dengesi açısından önemli bir stratejik hamleydi. Kaya da vasat son birkaç yıla rağmen bulunabilecek en kaliteli Türk uzunlardandı.
Sıkıntı Ukiç'in 'top 16'da özellikle de son virajda o 'teenage' zamanlarındaki gibi ne yaptığını bilmez hale bürünmesi, Saras'ı artık görerek attığı pasların sarmaması, May'in dizlerini toparlamak için iyi bir paraya Avrupa'ya gelmesi, Tomas'ın Fenerbahçe'yi yer yer Cibona sanması, Lavrinoviç'in şut sokmayı unutması, Kaya'nın da basketbolu sadece savunma sanmasıydı. Pek ufak sorunlar değil aslında..
Bu kadar kaliteli oyuncunun da formunun hep beraber ve aynı zamanda dibe vurması da kaderin ağlarını iki ters bir düz ördüğünün göstergesi denebilirdi. Merak ediyorum; acaba geçmişte bu denli toplu bir formsuzluk yaşanmış mıdır? Ancak bu bile kendi kendine bir işin Valencia'ya kalmasının sebebi değil..
Tüm bunlara rağmen Fenerbahçe, Zalgiris'i yense bugün son 8'deydi. İşin o kısmını da tıpkı Olympiakos maçında olduğu gibi beceriksizlik tamamladı. Zalgiris karşısında oyunu dikte edemeyen önde olduğu dakikalarda içeriyi kullanması gerekirken dışarıyı, dışarıdan vurması gerkirken de Marjanoviç'li boyalı alanı zorlayan şaşkaloz bir takım çıktı karşımıza..
Keza Olympiakos karşısında 10 sayılık farkı yakaladıktan sonra tribünden gelen hakaretlere sinirlenen Papaloukas'a tek başına boyun eğen takımla Barcelona'yı Katalunya'da, Olympiakos'u da Pire'de yenen aynı takım. İstikrarsızlık mı arıyorsunuz o da var!
Bir de unutmadan tüm takımlarımıza erken geri dönüş bileti kestiren bir ligimiz var. Makas açıldıkça bu tepedekilerin yararına değil zararına oluyor.. Banvit ile Beşiktaş Avrupa'da ilk turda, Galatasaray, Efes Pilsen ve Fenerbahçe de ikinci turda elendi. Tek Karşıyaka yoluna devam ediyor.
Mesela; Eurolig'de Fenerbahçe tura daha yakın olan takımımızdı. Sarı-lacivertliler ligde 19 maçın 17'sini kazandı. Ve bunu yaparken de rakiplerini ortalama 16 sayı farkla mağlup etti. Avrupa'nın en iyi takımı olarak gösterilen Barça bile kendi liginde ortalama 15.2 sayı fark atabiliyor rakiplerine.
Bu kategoride Yunan devleri rakipsiz. Panathinaikos ortalama 30 sayı farkla kazanırken, namağlup Olympiakos ise 20 sayının üzerinde galip geliyor her maçında. Oradaki sorun da Türkiye'yle aynı. Sadece çok çok milyon dolarlık Olympiakos ile PAO Avrupa'da tur atlayabilen takımlar. Ki zaten o iki takım için de finalden gerisi başarısızlık. Ve ikisi de bu sezon finale, belki de 'final-four'a kalamayacak gibi gözüküyorlar.
Varmak istediğim konu rekabet. "Ligde rekabet, Avrupa'da başarı" sloganı en çok İspanyollar'a uygun herhalde. Eurolig son 8'de 4, Eurocup son 8'de ise 2 takımları var. Keza İtalyanlar'ın Eurolig'de tek, Eurocup'ta ise 2 takımları var.
Sonuçta Fenerbahçe zorlanmadığı için, Efes Pilsen ise yeteri kadar iyi olmadığı sebebiyle kendi liginde zorlandığı için Eurolig'deki sertliğe belirli bir yerden sonra cevap veremedi.
Anlayacağınız beceriksizlik, şanssızlık, formsuzluk, kalite eksikliği hepsi bir arada işi Valencia'ya kadar getirdi. O kader anında ise Pesiç'in sözünü göz kırpmadan yapan Valencia, travmalı yılların etkisinden henüz kurtulamayan Spahija'nın Fenerbahçe'sini eledi.
Kısa lafın uzunu işte bu...
Fenerbahçe Ülker başlığında ise giriş ve gelişme oldukça başarılı ancak sonuç ufak çaplı hayâl kırıklığı.. Sezon başında yapılan plana kağıt üzerinde karşı çıkılabilecek nokta yoktu sadece eklenti yapılabilirdi; Atletik bir 5 numara ile Engin'in sakatlığında bir gard takviyesi..
Spahija'ya ise kimsenin ne şimdi ne de o zaman laf diyebileceğini zannetmiyorum. Çok saygın, başarılı ve oldukça da kariyerli bir koç..
Aslında Fenerbahçe Ülker'in vedasını rakamlarla istatistiklerle açıklamak olacak iş değil. Sakatlıklarla açıklamak da aynı şekilde. Birinin diğerini tetiklediği şüphe götürmez ama bahaneler bunlar olmamalı.
Yeri gelmişken şunu da söylemek gerek; bu yıl elenmek Fenerbahçe için dünyanın sonu değil. Doğru bir yola girildi gibi, umarım hayâl kırıklığıyla gereksiz işler yapılmaz. Aydın Örs tepedeyken biraz zor aslında (Ey Efes Pilsen duy sesimi!)..
Tanjeviç'in koçluğu ve oyun içerisinde verdiği kararlar tartışılabilir ancak onun yıllar süren kalkınma planının o olmadan doğru hamlelerle sonuç verebileceği de görüldü bu sezon :) Tabii daha öncesinde Ülker-Fenerbahçe birleşmesi ve Aydın Örs'ün yaptıklarını unutmadan..
Ancak sonuçta onun Emir ve Vidmar yatırımları ve "Beni Türk uzunlarına emanet edin" düşüncesinin sonuçları ortada. Emir; Ukiç'li, Saras'lı, Lavrinoviç'li takımın bir anda eline baktığı adam oldu çıktı, iki yıl önce yuhalanan Vidmar'ınsa ardından bu sezon ağıt yakmayan yok. Ömer'le Semih ise şimdi Pasifik ötesinde.. Tabii bunları yazarken de bitirmek için elinden geleni yaptığı Ömer Onan'ın da muhteşem performansını unutmamak lazım.
İşin açıkçası takım bir yılda dipten zirveye çıksa, oldukça garip, hatta Aziz Yıldırım'ın Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğunun ardından yaptığı 'tesadüf' açıklaması kendi takımı için zuhur etmiş olurdu. Bir yılda takımın Peter Parker'dan Örümcek Adam'a dönmesine şahit olduk ancak 4 yıldır büyük maçlarda yaşanan atalet bu kez rakibin adı büyük olmasa da (tamam son Eurocup şampiyonu ama bir Maccabi değil!) maçın isminin ağırlığı altında kaldı. Oradaki nüans ise farkı yaratabileceklerin top yekûn çökmüş olmasıydı.
Geçtiğimiz yıla oranla farkı yaratabilecek değişik yüzler kimlerdi; nispeten Ukiç, Saras, Lavrinoviç, Tomas, May ve Kaya.. İsimler ortada ama performanslar da.. Sezonun belki de en önemli son 3 maçında Ukiç-Saras-Tomas-May,Lavrinoviç ve Kaya'nın toplam verimlilik puanı 80. Yani maç başına sürenin toplam %55'inde oyunda kalan bu altılının katkısı %30 civarında..
Takım kurulurken pek bir hata gözükmüyordu, teoride yoktu da.. Giden Semih-Aşık ikilisinin yeri olgunlaşan Vidmar ve geçtiğimiz sezonu iyi denebilecek şekilde kapatan Lavrinoviç'le doldurulmuştu. Tomas ise ne de olsa geçtiğimiz yıl tek başına yokluk içindeki Cibona'da direnişin sembolüydü. Saras ile May'i bir tutmak saçma ama ikisi de geçmişinin gölgesinde jübilelerini bekleyen isimler; Saras'ın -adı yeter ama yetmedi :)- büyük başarılarla dolu Avrupa, May'inse NCAA kariyeri.. Lavrinoviç desen geçen yıl sezonun ilk bölümünün MVP'siydi ve iç-dış dengesi açısından önemli bir stratejik hamleydi. Kaya da vasat son birkaç yıla rağmen bulunabilecek en kaliteli Türk uzunlardandı.
Sıkıntı Ukiç'in 'top 16'da özellikle de son virajda o 'teenage' zamanlarındaki gibi ne yaptığını bilmez hale bürünmesi, Saras'ı artık görerek attığı pasların sarmaması, May'in dizlerini toparlamak için iyi bir paraya Avrupa'ya gelmesi, Tomas'ın Fenerbahçe'yi yer yer Cibona sanması, Lavrinoviç'in şut sokmayı unutması, Kaya'nın da basketbolu sadece savunma sanmasıydı. Pek ufak sorunlar değil aslında..
Bu kadar kaliteli oyuncunun da formunun hep beraber ve aynı zamanda dibe vurması da kaderin ağlarını iki ters bir düz ördüğünün göstergesi denebilirdi. Merak ediyorum; acaba geçmişte bu denli toplu bir formsuzluk yaşanmış mıdır? Ancak bu bile kendi kendine bir işin Valencia'ya kalmasının sebebi değil..
Tüm bunlara rağmen Fenerbahçe, Zalgiris'i yense bugün son 8'deydi. İşin o kısmını da tıpkı Olympiakos maçında olduğu gibi beceriksizlik tamamladı. Zalgiris karşısında oyunu dikte edemeyen önde olduğu dakikalarda içeriyi kullanması gerekirken dışarıyı, dışarıdan vurması gerkirken de Marjanoviç'li boyalı alanı zorlayan şaşkaloz bir takım çıktı karşımıza..
Keza Olympiakos karşısında 10 sayılık farkı yakaladıktan sonra tribünden gelen hakaretlere sinirlenen Papaloukas'a tek başına boyun eğen takımla Barcelona'yı Katalunya'da, Olympiakos'u da Pire'de yenen aynı takım. İstikrarsızlık mı arıyorsunuz o da var!
Bir de unutmadan tüm takımlarımıza erken geri dönüş bileti kestiren bir ligimiz var. Makas açıldıkça bu tepedekilerin yararına değil zararına oluyor.. Banvit ile Beşiktaş Avrupa'da ilk turda, Galatasaray, Efes Pilsen ve Fenerbahçe de ikinci turda elendi. Tek Karşıyaka yoluna devam ediyor.
Mesela; Eurolig'de Fenerbahçe tura daha yakın olan takımımızdı. Sarı-lacivertliler ligde 19 maçın 17'sini kazandı. Ve bunu yaparken de rakiplerini ortalama 16 sayı farkla mağlup etti. Avrupa'nın en iyi takımı olarak gösterilen Barça bile kendi liginde ortalama 15.2 sayı fark atabiliyor rakiplerine.
Bu kategoride Yunan devleri rakipsiz. Panathinaikos ortalama 30 sayı farkla kazanırken, namağlup Olympiakos ise 20 sayının üzerinde galip geliyor her maçında. Oradaki sorun da Türkiye'yle aynı. Sadece çok çok milyon dolarlık Olympiakos ile PAO Avrupa'da tur atlayabilen takımlar. Ki zaten o iki takım için de finalden gerisi başarısızlık. Ve ikisi de bu sezon finale, belki de 'final-four'a kalamayacak gibi gözüküyorlar.
Varmak istediğim konu rekabet. "Ligde rekabet, Avrupa'da başarı" sloganı en çok İspanyollar'a uygun herhalde. Eurolig son 8'de 4, Eurocup son 8'de ise 2 takımları var. Keza İtalyanlar'ın Eurolig'de tek, Eurocup'ta ise 2 takımları var.
Sonuçta Fenerbahçe zorlanmadığı için, Efes Pilsen ise yeteri kadar iyi olmadığı sebebiyle kendi liginde zorlandığı için Eurolig'deki sertliğe belirli bir yerden sonra cevap veremedi.
Anlayacağınız beceriksizlik, şanssızlık, formsuzluk, kalite eksikliği hepsi bir arada işi Valencia'ya kadar getirdi. O kader anında ise Pesiç'in sözünü göz kırpmadan yapan Valencia, travmalı yılların etkisinden henüz kurtulamayan Spahija'nın Fenerbahçe'sini eledi.
Kısa lafın uzunu işte bu...
1 Mart 2011 Salı
Oyuncu yetiştirmek enayilik mi?
Etiketler:
Efes Pilsen,
Eurolig
Eveeet uzun süredir yazmak isteyip de ertelediğim bir konuya geldi sıra. Maliano'nun bu nefis yazısı fitili ateşledi aslen. Tercihim her zaman Avrupa basketbolu olsa da aradaki kıtalararası fark nedeniyle NBA yörüngeme yakın kalıyor ve Eurolig'le ilgili fazla 'laga luga' yapma gereği hissetmiyorum.
Şu ana kadar Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker maçlarının tümünü ve birkaç Partizan maçıyla Maccabi'yi izleyebildim (hoş yayıncı kuruluş NTV'nin yayınladıklarıyla yetinenler için bu sayı oldukça fazlaymış da hadi neyse; yaşa Eurolig.tv!)
Neyse konumuz maalesef Efes Pilsen; yarın Fenerbahçe Ülker elense de iyi bir sezon geçirdiğini ve kendi hatalarından; hatta salaklıklarınlardan elendiğini düşünürüm ve kesinlikle başarısız bir sezondu demem. Ama Efes için durum çok farklı. Yıllardır süregelen gelen başarısızlığın nedeni ne bire birde Wisniewski'dir, ne Perasoviç, ne Rakoçeviç ne de Cenk Akyol(!)
Efes Pilsen'i son yediği darbe değil, son iki yılda yediği darbeler de değil, lacivert-beyazlıları kendine sırt çevirmesi yıktı, tıpkı Mali'nin dediği gibi.. Tekrara girmeden yazıdaki nokta atışını desteklemek adına birebir şahit olduğum bir olayı beynimin tozlu kıvrımlarından çıkartıp paylaşmamın vakti geldi.
Gazetede çalışırken Efes Pilsen takımıyla -uçak ve konaklama masraflarımız karşılanarak- 5-6 deplasmana gitmiştim. Orada ise takım yetkilileri, oyuncular ve teknik ekiple baş başa konuşma fırsatı bulmuştum. 'Duty-free' rahatlaması mıdır nedir bilmem ama pasaport kontrolünün ardından memleket sınırlarında gerilen herkes bir gevşiyor.
Yine neyse; Herkesin aklında olan ancak nedense dile getirmediği -ki niye getirmediği de ayrı bir konu; Kaan Kural'ın yayıncı kuruluş NTV iken TBL maçlarını yorumlaması için yediği veto ve milli maçlardaki aynı durum- konuda kafiledekilerden birine (gizemli oldu biraz) tam bu konuyu sordum.
Soru:
Cevap:
Not: MSN Türkçe'si tercihim değil, yazıyı konuşma dilinde akıcı olması adına 'imlâ'dan kıstığım için şimdiden özür dilerim!"
Cevap maalesef ballandıra ballandıra yazdığım kadar uzun değildi sadece bu kadardı ve sonrasında karşı taraf sustu, ben ise o kadar kontrada yakalandım ki normalde hiç kapatmadığım çenemi sadece "Piki" demek için oynattım.
Efes Pilsen kırgın, Efes Pilsen küskün ve Efes Pilsen altyapıya sırtını dönmeye karar vermiş; şimdi kimse bana çıkıp altyapıda yok şu kadar şampiyonluk alındı, şu kadar maçtır yenilmiyor demesin. Orası apayrı bir kazan. O konuya giren boğulur..
Ama Efes Pilsen'e tek bir sorum var; tamam siz haklısınız NBA hırsızlık yapar gibi oyuncuları komik rakamlara kopartıyor ama Ülker ile Efes yıllarca İzmir'den, Antalya'dan, Adana'dan aynı şekilde oyuncu kaçırmadı mı? O zaman kimse enayilik etmesin, ne güzel dünya!
Şu ana kadar Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker maçlarının tümünü ve birkaç Partizan maçıyla Maccabi'yi izleyebildim (hoş yayıncı kuruluş NTV'nin yayınladıklarıyla yetinenler için bu sayı oldukça fazlaymış da hadi neyse; yaşa Eurolig.tv!)
Neyse konumuz maalesef Efes Pilsen; yarın Fenerbahçe Ülker elense de iyi bir sezon geçirdiğini ve kendi hatalarından; hatta salaklıklarınlardan elendiğini düşünürüm ve kesinlikle başarısız bir sezondu demem. Ama Efes için durum çok farklı. Yıllardır süregelen gelen başarısızlığın nedeni ne bire birde Wisniewski'dir, ne Perasoviç, ne Rakoçeviç ne de Cenk Akyol(!)
Efes Pilsen'i son yediği darbe değil, son iki yılda yediği darbeler de değil, lacivert-beyazlıları kendine sırt çevirmesi yıktı, tıpkı Mali'nin dediği gibi.. Tekrara girmeden yazıdaki nokta atışını desteklemek adına birebir şahit olduğum bir olayı beynimin tozlu kıvrımlarından çıkartıp paylaşmamın vakti geldi.
Gazetede çalışırken Efes Pilsen takımıyla -uçak ve konaklama masraflarımız karşılanarak- 5-6 deplasmana gitmiştim. Orada ise takım yetkilileri, oyuncular ve teknik ekiple baş başa konuşma fırsatı bulmuştum. 'Duty-free' rahatlaması mıdır nedir bilmem ama pasaport kontrolünün ardından memleket sınırlarında gerilen herkes bir gevşiyor.
Yine neyse; Herkesin aklında olan ancak nedense dile getirmediği -ki niye getirmediği de ayrı bir konu; Kaan Kural'ın yayıncı kuruluş NTV iken TBL maçlarını yorumlaması için yediği veto ve milli maçlardaki aynı durum- konuda kafiledekilerden birine (gizemli oldu biraz) tam bu konuyu sordum.
Soru:
"........... Abi Efes Pilsen'in başarılı olduğu zaman en büyük özelliği yetiştirdiği oyunculardı, formaya anlam yükleyen insanlardı. Ancak şimdi parayı bastırdığınızda gelen kaliteli oyuncularla bu iş olmuyor artık bunu gördük. Eskiye dönmek, altyapıya önem vermek gibi bir plan var mı?" (Soru kelimesi kelimesine böyle olmasa da -orada daha çok dost sohbeti vardı- mana tamamen aynıydı)
Cevap:
"Niye dönelim ki; ben bulucam, yetiştiricem, masraf yapıcam sonra gelecek NBA yok pahasına oyuncumu alacak. Yok öyle işe, ben enayi miyim? NBA'ye oyuncu mu yetiştiricem yıllarca..."
Not: MSN Türkçe'si tercihim değil, yazıyı konuşma dilinde akıcı olması adına 'imlâ'dan kıstığım için şimdiden özür dilerim!"
Cevap maalesef ballandıra ballandıra yazdığım kadar uzun değildi sadece bu kadardı ve sonrasında karşı taraf sustu, ben ise o kadar kontrada yakalandım ki normalde hiç kapatmadığım çenemi sadece "Piki" demek için oynattım.
Efes Pilsen kırgın, Efes Pilsen küskün ve Efes Pilsen altyapıya sırtını dönmeye karar vermiş; şimdi kimse bana çıkıp altyapıda yok şu kadar şampiyonluk alındı, şu kadar maçtır yenilmiyor demesin. Orası apayrı bir kazan. O konuya giren boğulur..
Ama Efes Pilsen'e tek bir sorum var; tamam siz haklısınız NBA hırsızlık yapar gibi oyuncuları komik rakamlara kopartıyor ama Ülker ile Efes yıllarca İzmir'den, Antalya'dan, Adana'dan aynı şekilde oyuncu kaçırmadı mı? O zaman kimse enayilik etmesin, ne güzel dünya!
Büyük General Rose!
Etiketler:
Derrick Rose,
MVP,
NBA
Yandaki grafik artık adı iyiden iyiye MVP için geçen Derrick Rose'un ligdeki diğer 'top' oyun kuruculara karşı karnesi.
Rose, Bulls'un sakatlıklarla ritmini bulamayacağı tahmin edilen kadrosunu şu anda elit takımlar seviyesinde tuttu.
Chicago; Hornets, Boston, Spurs, Thunder, Jazz ve Dallas'a (hepsi de 'play-off' tablosundaydı) karşı oynadığı 11 maçın 7'sini kazanmış..
Rose ise kafa kafaya tokuştuğu rakiplerden sadece Westbrook'a karşı geride.
MVP 'nin belirlenmesinde takım performansı, kişisel formun yanı sıra bu tarz rakamlara da bakıldığını hatırlatmak gerek..
Bu işin haber tarafıydı.
Hak edip etmediği konusundaki yorumlarda ise arada kalanlardanım. LeBron James, Russell Westbrook bana göre en büyük rakipleri..
Peki hangi Rose MVP adayı?
Oyun kurucu Rose mu, takımının lideri Rose mu?
Oyun kurucu Rose bence MVP değil, oyun stili açısından Westbrook'la benzer hatlara sahipler. Çivi gibi delici, tnt gibi patlayıcı, ancak konu "oyun ve kurmak"a gelince Westbrook'un takımına daha iyi kumanda ettiği açık. Westbrook, topu kullandığı her iki seferden 1'inde takım arkadaşlarına sayı pası veriyor.
LeBron ise o konuda Rose ile aynı durumda.Her iki oyuncu da kullandıkları her 10 topun 4'ünden daha azında asiste başvuruyorlar.
Takım lideri olarak Derrick Rose ise kesinlikle ve kesinlikle MVP olmayı hak ediyor. Bulls'un omurgası Rose-Boozer-Noah üzerine kurulu. Sezonun ilk bölümünse Boozer yoktu, sonrasında ise uzun bir süre Noah..
Ancak Chicago Doğu'nun zirvesinde Boston ve Miami ile birlikte en istikrarlı takım olarak hep kaldı..
Boston ve Miami!!
Rose, 3'ü NBA tarihine damga vurmuş veteran olmak üzere 4 'all-star'lı bir takımla, ligin en değerli 10 oyuncusundan 3'ünün yer aldığı bir başka takımla aynı seviyede tuttu Bulls'u hem de tüm sezon boyunca.. Takım arkadaşlarını daha yukarı çıkartmak çok önemli bir kıstas MVP yarışması için, Rose zaman zaman takımını takım arkadaşlarına rağmen de yukarı çıkarttığına göre MVP'yi bir takım lideri olarak hak ettiği kesin.
LeBron'a dönersek; hem son iki yılın en değerli oyuncusu hem de bu sezon bir MVP'nin kaybetmemesi gereken kadar yakın maç kaybetti Miami'yle. Tabii onun kadar değerli Wade'i de unutmamak lazım.
Westbrook'un önündeki en büyük engel ise maalesef Kevin Durant. Durant'in sayı kralı olması onu MVP yapmayacak belki ama Westbrook'un da ödülü almasına izin vermeyecek kadar da etkileyici..
Rose, Bulls'un sakatlıklarla ritmini bulamayacağı tahmin edilen kadrosunu şu anda elit takımlar seviyesinde tuttu.
Chicago; Hornets, Boston, Spurs, Thunder, Jazz ve Dallas'a (hepsi de 'play-off' tablosundaydı) karşı oynadığı 11 maçın 7'sini kazanmış..
Rose ise kafa kafaya tokuştuğu rakiplerden sadece Westbrook'a karşı geride.
MVP 'nin belirlenmesinde takım performansı, kişisel formun yanı sıra bu tarz rakamlara da bakıldığını hatırlatmak gerek..
Bu işin haber tarafıydı.
Hak edip etmediği konusundaki yorumlarda ise arada kalanlardanım. LeBron James, Russell Westbrook bana göre en büyük rakipleri..
Peki hangi Rose MVP adayı?
Oyun kurucu Rose mu, takımının lideri Rose mu?
Oyun kurucu Rose bence MVP değil, oyun stili açısından Westbrook'la benzer hatlara sahipler. Çivi gibi delici, tnt gibi patlayıcı, ancak konu "oyun ve kurmak"a gelince Westbrook'un takımına daha iyi kumanda ettiği açık. Westbrook, topu kullandığı her iki seferden 1'inde takım arkadaşlarına sayı pası veriyor.
LeBron ise o konuda Rose ile aynı durumda.Her iki oyuncu da kullandıkları her 10 topun 4'ünden daha azında asiste başvuruyorlar.
Takım lideri olarak Derrick Rose ise kesinlikle ve kesinlikle MVP olmayı hak ediyor. Bulls'un omurgası Rose-Boozer-Noah üzerine kurulu. Sezonun ilk bölümünse Boozer yoktu, sonrasında ise uzun bir süre Noah..
Ancak Chicago Doğu'nun zirvesinde Boston ve Miami ile birlikte en istikrarlı takım olarak hep kaldı..
Boston ve Miami!!
Rose, 3'ü NBA tarihine damga vurmuş veteran olmak üzere 4 'all-star'lı bir takımla, ligin en değerli 10 oyuncusundan 3'ünün yer aldığı bir başka takımla aynı seviyede tuttu Bulls'u hem de tüm sezon boyunca.. Takım arkadaşlarını daha yukarı çıkartmak çok önemli bir kıstas MVP yarışması için, Rose zaman zaman takımını takım arkadaşlarına rağmen de yukarı çıkarttığına göre MVP'yi bir takım lideri olarak hak ettiği kesin.
LeBron'a dönersek; hem son iki yılın en değerli oyuncusu hem de bu sezon bir MVP'nin kaybetmemesi gereken kadar yakın maç kaybetti Miami'yle. Tabii onun kadar değerli Wade'i de unutmamak lazım.
Westbrook'un önündeki en büyük engel ise maalesef Kevin Durant. Durant'in sayı kralı olması onu MVP yapmayacak belki ama Westbrook'un da ödülü almasına izin vermeyecek kadar da etkileyici..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



