31 Mart 2011 Perşembe

Love United, hate Manchester

İngiltere'de internet üzerinden yapılan ufak çaplı bir araştırmanın sonucu olarak Ada'nın en nefret edilen şirketi ilan edildi Manchester United. ManU taraftarlarının buna üzülmediklerinden emin olsam da McDonald's, Starbucks gibi küresel, British Gas, RBS ve Lloyds Bank gibi ulusal çapta sermayenin elinde olan şirketlerden daha fazla nefret edilmeleri ilginç.
%26'lık bir oranla bir kaşık suda boğulmak istenen ManU gibi aynı istatistiki dertten muzdarip birçok örnek daha var spor dünyasında. Takım olarak en başta akla gelen Real Madrid. Ve birkaç sene daha böyle futbol olarak rakiplerini aşağılamaya devam ederlerse Barcelona. İtalya'dan örnek ise Juventus. Her ligden aranırsa mutlaka böyle takımlar çıkacaktır ama bu kulüplerin etkileri dünya çapında olduğu için 'sevgi-nefret' ilişkileri de aynı oranda global oluyor.
Adı geçen kulüplerin ortak özellikleri kendi liglerini aşıp dünya çapında elde ettikleri başarılarla ülkerlerinde üç-aşağı en fazla taraftara sahip olan, en zengin takımlar olmaları.
ABD örneğinde ise durum dışarıdan göründüğünden farklı. Los Angeles Lakers hem dünya çapında en fazla taraftarı olan takım, hem ligin en değerli 2. kulübü (son iki yıldır Knicks'e geçiliyorlar) hem de Nefret Edilenler Derneği'nin Başkanı.  Ancak ABD'nin en nefret edilen takımından laf açılınca orada durmak gerekiyor. Kazanan belli: Yankees. Türkiye'de pek fazla yaygın bir bilgi olmasa da Lakers ya da New York Knicks sanılanın aksine ne ABD'nin en zengin, ne de en popüler takımları. Hatta New York açısından bakarsak Knicks şehrinin bile en popüler takımı değil. Major League Baseball'da mücadele eden New York Yankees hem New York City'nin, hem MLB'nin hem de ABD'nin en zengin, en popüler, en çok taraftara sahip ve tabii ki de en çok nefret edilen takımı..
Zenginliğin getirdiği nefret, nefreti tetikleyen bir başarı, başarının getirdiği yeni zenginlik ve yine nefrete dönüşen o zenginlik. Ne demişler "Hiçbir şey yoktan var, vardan da yok edilemez."

26 Mart 2011 Cumartesi

RedBull kanatlandıysa neye yarar üzülmek!

Yeni Kıta'da Fromula 1'in esamesi okunmadığından mıdır yoksa blogspot'un eski memlekette kepenk indirmesinin keyifsizliğinden midir bilemeyeceğim ama yazı yazmak için bir türlü PC başına geçmek kısmet olmadı.
Bekleye bekleye de gün geldi çattı ama, Formula 1'de sıralama turları işbu yazı yazıldığı sırada (yayınlandığı sırada koşulmuş olacak) koşulmakta. Önce 'Schumi emekli oldu F1'in dadı kalmadı artıkın' dedik O da döndü aslında ama nedense o eski keyif, en azından bende yok gibi. Yine F1, dolap beygiri gibi dönen NASCAR'ın yanında candır, canandır; orası kesin.
Neyse, kısa lafın uzunu; ne olursa olsun özledim, özledik F1'i. Tüm hazırlık dönemini takip etmeye çalıştım ki; 'bir kurşun attım havaya tadında sallamamak' için. Gücümün yetmediği yerde grid'den yardım aldım. Sonuç RedBull 1.5 adım önde. Hatta açıkçası onlar uçuyor, diğerleri asfaltta hızlı gitmeye çalışıyorlar.
Ferrari ?
Mercedes?
McLaren?
Renault?
Williams?
derseniz;
Kırmızı araç RedBull'un en yakınındaki takım, gibi en azından bir yarış boyunda tahmin edilen o. Zaten o kırmızı aracı izlediğim son 18 yılda sezona kötü başlasalar da allem edip kallem edip sezon ortasına kadar zirveye ortak olmadıkları sezon neredeyse yok gibi.
Mercedes'te ise "Schumacher'in şampiyon olamayız ama podyumda daha iddialıyız" açıklaması  kısmi bir panik havasını ortadan kaldırdı hayranları için. Schumi'ye katılsam da bunun sebebinin Mercedes iyi olduğu için değil, McLaren henüz stabilitesini ispatlayamadığından kaynaklandığını düşünmekteyim.
McLaren'e gelirsek de Ferrari'nin başka bir versiyonu. Gelenek takımı oldukları için onlar da sezon ortasına kadar hatta o zamana dahi kalmadan sorunlarını halledeceklerine eminim. En azından Kubica'sız Renault ile Mercedes'e geçilmemek için zorlayacaklardır başta. Son zamanlarda da hızlı oldukları kabul görmekte ama onların sorunu dayanıklılık gibi gözüküyor şu an için.
Renault.. En büyük soru işareti Renault'tu. Renault'un aracının şu anda McLaren'den daha iyi olduğu ancak pilot konusunda kalite sıkıntısı yaşadığı açıkça görülüyor. Eğer Kubica o ralli kazasını yaşamasaydı, bugün RedBull'ların ardından Ferrari ile kapışacak düzeyde araç-pilot kombinasyonuna sahipti. Ancak şu anda elindeki kazanma potansiyeli olmayan ve ileride de olamayacak pilotlarla en büyük iddia Williams'a geçilmemek olacak..
Williams bence en enteresan takım. Kısıtlı bütçe-teknik deha denkleminden uzun yıllardır puan çıkartan takım en azından Sir Frank Williams için saygı duyulası seviyede. Kahramanlık müessesesine inanmamakla beraber şu hayatta tanışıp da gerçekten Aslan Yürekli olduğuna inandığım ve eğer bir gün 'kahramanım' diyeceksem; buna en yakın insandır Sir Williams. Konuşmayı sevmeyen, 'Az laf çok iş' düsturunun hakim olduğu jenerasyonun son ve süper temsilcilerinden. Barrichello da, Maldonado da hazırlık döneminde göze hoş gelen dereceler elde ettiler. Düşünülenden fazla podyum (daha doğrusu puan) yapacakları kanaatindeyim, özellikle de sezonun ilk bölümünde..
Diğerlerinden ise Force India'yı hesaba katabiliriz 1 ya da 2 podyum yapabilirler ama benim geçtiğimiz sezondan bu yana yeni favori pilotum Mr. Kobayashi. Ne Katayama kadar hara-kiri meraklısı ne de Sato kadar "Abi be bana 1 puan yeter" havasında.. Sonuna kadar kovalıyor alabileceği puanları Capon dost, seviyoruz kendisini..
Sonuçta başladı bugün F1 heyecanı, umarım monotonluktan uzak çekilmenin bol, kazanın az olduğu bir sezon olur.
RedBull işi götürür, Ferrari az-buz zorlar, McLaren'in ne durumda olduğunu ilk 2 yarış sonunda görürsek yukarıdakilerle mi yoksa Mercedes ile Williams'la mı kapışacağına net karar verebiliriz. Renault'nun ise o pilotlarla rakibi ancak Force India ve Sauber olur.
Merhaba F1...

10 Mart 2011 Perşembe

"Sometimes, Love isn't enough"

Üst üste iki İngilizce başlık can sıkıcı olabilir ancak Türkçe çevirisi aynı etkiyi yaratmayacağı için kusura bakmayın.. Başka bir alternatif de "From Minnesota with Love"dı ancak üstteki başlık tüm düşüncelere tercüman gibi..
Kevin Love çok spektaküler bir adam değil. Yakaladığı inanılmaz forma ve imza attığı inanılmaz rakamlara rağmen popülerlikte Blake Griffin'in bile gerisinde.. Griffin bile derken, daha çaylak olması ve aşağı yukarı takımlarının galibiyet sayılarının denk olmasını kastediyorum.
Love bu sezonki 52. 'double-double'ını Indiana karşısında yaptı ve Moses Maloe'a ait rekoru geçti. Aslında tam rekor denemez. Anlatırken bir şeyi atlıyoruz. 1976'daki NBA-ABA birleşmesinden sonraki rekor artık onun. Bu konuya döneceğiz daha sonra.
Love bu formunu sezon sonuna kadar devam ettirirse 1997'de Dennis Rodman'ın ardından 16.0 ribaunt ortalamasının üzerine çıkan ilk oyuncu olacak. Bu rakama en çok yaklaşan 2003'te 15.4 ortalamayla Ben Wallace olmuştu.
Onun Rodman ve Wallace'tan farkı 20 sayının üzerinde bir skor üretimi de olması. Ondan önce 20 sayı, 15 ribaunt ortalaması üzerinde tutturup ribaunt kralı olan oyuncu tam 28 yıl önce yine Moses Malone.
Love oldukça kıymetli bir parça, ancak başlıktaki gibi 'Love' bazen yeterli olmuyor. Minnesota onun bu olağandışı performansına rağmen 66 maçta sadece 16 galibiyet alabildi, varın siz düşünün ne halde olduklarını, genç bir takım olabilirler ancak bu gelecek vadettiklerinin bir kanıtı değil.
Bakalım Timberwolves büyük marketlerin hükmettiği NBA'in yeni kurbanı mı olacak yoksa onlar yıldızlarını ellerinde tutabilecekler mi? Love'ın UCLA mezunu ve Kaliforniya doğumlu olduğunu hatırlamak gerekirse o topraklardan uzak kalamayacağı çok uzak bir ihtimal değil..  

Rekor konusuna dönersek; Moses Malone'a ait rekor kırıldı kırılmasına da. Bu NBA tarihinin değil, sadece modern NBA'in rekoru. Tarihi rekor ise Wilt Chamberlain'e ait. Chamberlain'in serisi ise inanılmaz; tam 227 kez üst üste çift hanelerde ribaunt ve sayı üretimi yapmış bu oyunun eski hilesi.. Onun dışında 220 ve 127'şer maçlık serileri de yaklaşılamaz gözüküyor..


Chamberlain, ayrıca kariyeri boyunca 263 kere de 20-20 bandını aşmış.. Love ise bu sezon 11 kez 20-20 üzerine çıktı. Unutmadan hatırlatalım Dwight Howard'ın kariyerinde ulaştığı 20-20 sayısı 31

Davut vs. Golyat dönemini saymazsak Love'ın başarısı takdire şayan.

Two and a half men?

ABD'de iki konu gündemden düşmüyor. İlki; çıldırdığı düşünülen Charlie Sheen, diğeriyse son 5 maçını kaybeden Miami Heat.. Başlıkta ikisinin sentezi. Charlie Sheen ile dizinin yayınlandığı CBS Televizyonu karşılıklı olarak bir davaya tutuşacaklar sonuçta bir testi kırılacak.. Miami'de ise -şimdilik- kırılan testinin faturası kimlere çıkacak o bekleniyor.. Günah keçisi olarak seçilen isimse Chris Bosh; tahmin edebildiğiniz üzere 'yarım adam' o oluyor..
Yazıya şu notu eklemeden geçemeyeceğim.. Genelde ağır eleştiriler yapmadan, var olan bilgilere dayanarak yazmaya çalışıyorum.. Ancak iki tane dozu diğerlerine göre farklı yazı yazdıktan sonra (Aykut Kocaman ve Lakers) her ikisi de öyle bir seri yakaladı ki; blog'u kapatıp çay koyasım geldi.. Ancak pişman değilim..
Phil Jackson'ın soyunma odasındaki ağlama rezaletinden sonra sallanan Heat'e yaptığı son salvo; Mortal Combat'taki 'finish him' hamlesiydi..
Miami'deki sorun kaybetmeleri değil, her takım kaybeder ve yeniden kazanmaya başladığınızda her şey unutulur.. Onlardaki sorun nasıl kaybettikleri ve bu mağlubiyetlerin ardından büründükleri psikoloji. Ligin dibindeki takımları eziyorlar, elit kesime karşı ise boyunları kıldan ince.
Rakamsal boyutta şöyle sıkıntılar var.
  • %50 galibiyetin altındaki takımlara karşı '25-2', üstündekilere ise '18-19', Doğu ve Batı'nın ilk ikisine karşı da 0-9. 
  • Son 10 saniyeye bir basket geride girdikleri maçların sadece bir tanesini kazanırlarken, o el yakan anlarda isabet oranı 1/18
  • 5 sayı ve altında farkla biten maçlarda felaket durumdalar '4-12'. Tüm bu maçları son hücumu savunarak kazandılar. O takımların hepsi de %50'nin altındaki takımlardı. 
  • LeBron James'e ne derse densin galibiyetlerin %28'ine imza atıyor ve takımın en etkili ismi. (kaynak)  
  • Son 5 maçtır şu sorunun cevabı 'Evet' http://bit.ly/fOSLCE
Peki Miami'de ihale kime kalmalı!

Chris Bosh'a mı?
Süper yıldız olmadığı konusunda zaten yaygın bir görüş vardı, şimdi yıldız olup olmadığı da değil 'adam olup olmadığı' tartışılıyor. Süper yıldız konusuna katılsam ve Bosh'tan haz etmesem de diğer iki yorumu abartı buluyorum.
İstatistik kağıdına bakıldığında 1/18 attığı maç da var, tuttuğu her yetenekli 4 numaranın yıldızlaşması da.. Yani onla ilgili ciddi sorunlar var. Kredisinin tükenişi Kevin Durant'in hakkında yaptığı "Sahte sert adam" açıklamasından sonra değişti ve bir anda kötü bir Kevin Garnett (hem de çok kötü) kopyasına dönüştü insanlar önünde..

LeBron James'e mi?
Son topları oynayamadığı için belki.. Ama oyunun geri kalanında takımın en itici gücü.. Tabii maç boyunca Oscar Robertson gibi oynayıp, maçı Kalneitis gibi bitirirseniz ne kadar göz boyayan istatistiklere sahip olsanız da kimsenin umurunda olmazsınız.. Maç sonlarında 7 galibiyet şutu atan LeBron sadece 1 maç kazandırabildi.
Bir de LeBron; 'Karma' ne fena şey di mi :)

Dwayne Wade'e mi?
Onunla ilgili sorun bambaşka. Herkes LeBron ile Bosh'un onun takımına geldiğini düşünüyordu ancak o ikinci adam olmayı kabullenmiş gibi gözüküyor. Henüz çaylak yılında son saniyeleri nasıl oynayabildiğini ilk 'play-off'
deneyiminde kanıtlayan Wade'in bu kadar çabuk geri plana düşmeyi kabullenmesi şaşırtıcı.. Ve top kaybı sorunlarına da çözüm bulabilmiş değil..
 
Eric Spoelstra'ya mı?
Miami'nin kaybettiği maçlar elbet birgün unutulacaktır ancak Spoelstra'nın yaptığı 'salak'ça 'Soyunma odasında ağlayanlar vardı' açıklaması  ilelebet payidar kalacak.. Nasıl bir koç bu denli egoya sahip yıldızlara sahipken böylesine şapşalca konuşabilir. Lig çapında (Genel menajerler, koçlar ve oyuncular arasında) koçluk yeteneklerine oldukça saygı duyulan biri(ymiş) Spoelstra ama Football Manager'da olsa 'Man Management' yeteneği '0' olurdu büyük ihtimalle.  
Sürekli arasının limoni olduğu LeBron'a yaranmak istercesine son topları kullandırma saplantısı sonunu hazırlayabilir..
Bir de son hücuma hiç mi set çizemezsin be koçum? Hep birebir, hep birebir

Rol oyuncuları mı?
Tüm saydıklarım arasında bence en büyük suç onlarda.. Zaten LeBron, Cleveland'da da şampiyon olamazken suç onlardaydı, Bosh Toronto'da 'play-off' yapamazken de.. Maç başına ortalama 26 şut kullanabilen (%50'ye yakın isabet oranıyla) toplam 8 oyuncudan nasıl bir mucize bekleniyorsa artık.. Onların da formunun düştüğü ve morallerinin bozuk olduğu kesin ama onlara fatura kesmek çok ağır olur..

Bir de bu Nefret İmparatorluğu'nu kuran Darth Sidius var; Pat Riley.. Şu anda ligin en çok ilgi gören takımı da en nefret edilen takımı da Miami.. Bunun yaratıcısı olan Riley ilk sezon şampiyonluk gelmesinin sürpriz olacağını sezon başında takım iyi gitmeye başladığında söylemişti. Ancak bunu gelecek sezon takımın başına geçmek için mi ifade ettiği bilinmiyor.
Ölüm Yıldızı'nı o yarattı, tüm bu isimler onu yüceltemeyecekse kırmızı tuşa basmak için gelecek sezon komutayı devralmaktan hiç çekinmeyecektir.

Bu kadar yazdık ama aslında ihalenin kimseye kalmasına gerek yok. Mağlubiyeti ve kötü günleri omuz omuza karşılayabildikleri zaman kazanmayı öğrenecek Miami..

6 Mart 2011 Pazar

Sahi; iş Valencia'ya neden kalmıştı!

Efes Pilsen'in ardından Fenerbahçe Ülker de elendi ve artık basketbolda Avrupa'daki tek takımımız Pınar Karşıyaka kaldı da rahatladık.. Düşünsenize; Efes'in ardından; Fenerbahçe de turu geçseydi, hele bir de kazara birbirleriyle eşleşselerdi 'final-four'da yerimiz garanti olsaydı ne yapardık! Normal olmayan bu heyecan şimdilik fazla bize.. Ne güzel alıştık biz son 5 yılda 'top 16'ya kalmak bile takımlarımız için sürprizdi ne de olsa.. Efes Pilsen'deki yapısal ve mantıksal sorunlara ucundan da olsa değinmiştik.

Fenerbahçe Ülker başlığında ise giriş ve gelişme oldukça başarılı ancak sonuç ufak çaplı hayâl kırıklığı.. Sezon başında yapılan plana kağıt üzerinde karşı çıkılabilecek nokta yoktu sadece eklenti yapılabilirdi; Atletik bir 5 numara ile Engin'in sakatlığında bir gard takviyesi..
Spahija'ya ise kimsenin ne şimdi ne de o zaman laf diyebileceğini zannetmiyorum. Çok saygın, başarılı ve oldukça da kariyerli bir koç..

Aslında Fenerbahçe Ülker'in vedasını rakamlarla istatistiklerle açıklamak olacak iş değil. Sakatlıklarla açıklamak da aynı şekilde. Birinin diğerini tetiklediği şüphe götürmez ama bahaneler bunlar olmamalı.

Yeri gelmişken şunu da söylemek gerek; bu yıl elenmek Fenerbahçe için dünyanın sonu değil. Doğru bir yola girildi gibi, umarım hayâl kırıklığıyla gereksiz işler yapılmaz. Aydın Örs tepedeyken biraz zor aslında (Ey Efes Pilsen duy sesimi!)..

Tanjeviç'in koçluğu ve oyun içerisinde verdiği kararlar tartışılabilir ancak onun yıllar süren kalkınma planının o olmadan doğru hamlelerle sonuç verebileceği de görüldü bu sezon :) Tabii daha öncesinde Ülker-Fenerbahçe birleşmesi ve Aydın Örs'ün yaptıklarını unutmadan..

Ancak sonuçta onun Emir ve Vidmar yatırımları ve "Beni Türk uzunlarına emanet edin" düşüncesinin sonuçları ortada. Emir; Ukiç'li, Saras'lı, Lavrinoviç'li takımın bir anda eline baktığı adam oldu çıktı, iki yıl önce yuhalanan Vidmar'ınsa ardından bu sezon ağıt yakmayan yok. Ömer'le Semih ise şimdi Pasifik ötesinde.. Tabii bunları yazarken de bitirmek için elinden geleni yaptığı Ömer Onan'ın da muhteşem performansını unutmamak lazım.

İşin açıkçası takım bir yılda dipten zirveye çıksa, oldukça garip, hatta Aziz Yıldırım'ın Galatasaray'ın UEFA şampiyonluğunun ardından yaptığı 'tesadüf' açıklaması kendi takımı için zuhur etmiş olurdu. Bir yılda takımın Peter Parker'dan Örümcek Adam'a dönmesine şahit olduk ancak 4 yıldır büyük maçlarda yaşanan atalet bu kez rakibin adı büyük olmasa da (tamam son Eurocup şampiyonu ama bir Maccabi değil!) maçın isminin ağırlığı altında kaldı. Oradaki nüans ise farkı yaratabileceklerin top yekûn çökmüş olmasıydı.

Geçtiğimiz yıla oranla farkı yaratabilecek değişik yüzler kimlerdi; nispeten Ukiç, Saras, Lavrinoviç, Tomas, May ve Kaya.. İsimler ortada ama performanslar da.. Sezonun belki de en önemli son 3 maçında Ukiç-Saras-Tomas-May,Lavrinoviç ve Kaya'nın toplam verimlilik puanı 80. Yani maç başına sürenin toplam %55'inde oyunda kalan bu altılının katkısı %30 civarında..

Takım kurulurken pek bir hata gözükmüyordu, teoride yoktu da.. Giden Semih-Aşık ikilisinin yeri olgunlaşan Vidmar ve geçtiğimiz sezonu iyi denebilecek şekilde kapatan Lavrinoviç'le doldurulmuştu. Tomas ise ne de olsa geçtiğimiz yıl tek başına yokluk içindeki Cibona'da direnişin sembolüydü. Saras ile May'i bir tutmak saçma ama ikisi de geçmişinin gölgesinde jübilelerini bekleyen isimler; Saras'ın -adı yeter ama yetmedi :)- büyük başarılarla dolu Avrupa, May'inse NCAA kariyeri.. Lavrinoviç desen geçen yıl sezonun ilk bölümünün MVP'siydi ve iç-dış dengesi açısından önemli bir stratejik hamleydi. Kaya da vasat son birkaç yıla rağmen bulunabilecek en kaliteli Türk uzunlardandı.

Sıkıntı Ukiç'in 'top 16'da özellikle de son virajda o 'teenage' zamanlarındaki gibi ne yaptığını bilmez hale bürünmesi, Saras'ı artık görerek attığı pasların sarmaması, May'in dizlerini toparlamak için iyi bir paraya Avrupa'ya gelmesi, Tomas'ın Fenerbahçe'yi yer yer Cibona sanması, Lavrinoviç'in şut sokmayı unutması, Kaya'nın da basketbolu sadece savunma sanmasıydı. Pek ufak sorunlar değil aslında..
Bu kadar kaliteli oyuncunun da formunun hep beraber ve aynı zamanda dibe vurması da kaderin ağlarını iki ters bir düz ördüğünün göstergesi denebilirdi. Merak ediyorum; acaba geçmişte bu denli toplu bir formsuzluk yaşanmış mıdır? Ancak bu bile kendi kendine bir işin Valencia'ya kalmasının sebebi değil..

Tüm bunlara rağmen Fenerbahçe, Zalgiris'i yense bugün son 8'deydi. İşin o kısmını da tıpkı Olympiakos maçında olduğu gibi beceriksizlik tamamladı. Zalgiris karşısında oyunu dikte edemeyen önde olduğu dakikalarda içeriyi kullanması gerekirken dışarıyı, dışarıdan vurması gerkirken de Marjanoviç'li boyalı alanı zorlayan şaşkaloz bir takım çıktı karşımıza..

Keza Olympiakos karşısında 10 sayılık farkı yakaladıktan sonra tribünden gelen hakaretlere sinirlenen Papaloukas'a tek başına boyun eğen takımla Barcelona'yı Katalunya'da, Olympiakos'u da Pire'de yenen aynı takım. İstikrarsızlık mı arıyorsunuz o da var!

Bir de unutmadan tüm takımlarımıza erken geri dönüş bileti kestiren bir ligimiz var. Makas açıldıkça bu tepedekilerin yararına değil zararına oluyor.. Banvit ile Beşiktaş Avrupa'da ilk turda, Galatasaray, Efes Pilsen ve Fenerbahçe de ikinci turda elendi. Tek Karşıyaka yoluna devam ediyor.
Mesela; Eurolig'de Fenerbahçe tura daha yakın olan takımımızdı. Sarı-lacivertliler ligde 19 maçın 17'sini kazandı. Ve bunu yaparken de rakiplerini ortalama 16 sayı farkla mağlup etti. Avrupa'nın en iyi takımı olarak gösterilen Barça bile kendi liginde ortalama 15.2 sayı fark atabiliyor rakiplerine.
Bu kategoride Yunan devleri rakipsiz. Panathinaikos ortalama 30 sayı farkla kazanırken, namağlup Olympiakos ise 20 sayının üzerinde galip geliyor her maçında. Oradaki sorun da Türkiye'yle aynı. Sadece çok çok milyon dolarlık Olympiakos ile PAO Avrupa'da tur atlayabilen takımlar. Ki zaten o iki takım için de finalden gerisi başarısızlık. Ve ikisi de bu sezon finale, belki de 'final-four'a kalamayacak gibi gözüküyorlar.
Varmak istediğim konu rekabet. "Ligde rekabet, Avrupa'da başarı" sloganı en çok İspanyollar'a uygun herhalde. Eurolig son 8'de 4, Eurocup son 8'de ise 2 takımları var. Keza İtalyanlar'ın Eurolig'de tek, Eurocup'ta ise 2 takımları var.
Sonuçta Fenerbahçe zorlanmadığı için, Efes Pilsen ise yeteri kadar iyi olmadığı sebebiyle kendi liginde zorlandığı için Eurolig'deki sertliğe belirli bir yerden sonra cevap veremedi.

Anlayacağınız beceriksizlik, şanssızlık, formsuzluk, kalite eksikliği hepsi bir arada işi Valencia'ya kadar getirdi. O kader anında ise Pesiç'in sözünü göz kırpmadan yapan Valencia, travmalı yılların etkisinden henüz kurtulamayan Spahija'nın Fenerbahçe'sini eledi.
Kısa lafın uzunu işte bu...

1 Mart 2011 Salı

Oyuncu yetiştirmek enayilik mi?

Eveeet uzun süredir yazmak isteyip de ertelediğim bir konuya geldi sıra. Maliano'nun bu nefis yazısı fitili ateşledi aslen. Tercihim her zaman Avrupa basketbolu olsa da aradaki kıtalararası fark nedeniyle NBA yörüngeme yakın kalıyor ve Eurolig'le ilgili fazla 'laga luga' yapma gereği hissetmiyorum.

Şu ana kadar Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker maçlarının tümünü ve birkaç Partizan maçıyla Maccabi'yi izleyebildim (hoş yayıncı kuruluş NTV'nin yayınladıklarıyla yetinenler için bu sayı oldukça fazlaymış da hadi neyse; yaşa Eurolig.tv!)

Neyse konumuz maalesef Efes Pilsen; yarın Fenerbahçe Ülker elense de iyi bir sezon geçirdiğini ve kendi hatalarından; hatta salaklıklarınlardan elendiğini düşünürüm ve kesinlikle başarısız bir sezondu demem. Ama Efes için durum çok farklı. Yıllardır süregelen gelen başarısızlığın nedeni ne bire birde Wisniewski'dir, ne Perasoviç, ne Rakoçeviç ne de Cenk Akyol(!)

Efes Pilsen'i son yediği darbe değil, son iki yılda yediği darbeler de değil, lacivert-beyazlıları kendine sırt çevirmesi yıktı, tıpkı Mali'nin dediği gibi.. Tekrara girmeden yazıdaki nokta atışını desteklemek adına birebir şahit olduğum bir olayı beynimin tozlu kıvrımlarından çıkartıp paylaşmamın vakti geldi.

Gazetede çalışırken Efes Pilsen takımıyla -uçak ve konaklama masraflarımız karşılanarak- 5-6 deplasmana gitmiştim. Orada ise takım yetkilileri, oyuncular ve teknik ekiple baş başa konuşma fırsatı bulmuştum. 'Duty-free' rahatlaması mıdır nedir bilmem ama pasaport kontrolünün ardından memleket sınırlarında gerilen herkes bir gevşiyor.

Yine neyse; Herkesin aklında olan ancak nedense dile getirmediği -ki niye getirmediği de ayrı bir konu; Kaan Kural'ın yayıncı kuruluş NTV iken TBL maçlarını yorumlaması için yediği veto ve milli maçlardaki aynı durum- konuda kafiledekilerden birine (gizemli oldu biraz) tam bu konuyu sordum.

Soru:
"........... Abi Efes Pilsen'in başarılı olduğu zaman en büyük özelliği yetiştirdiği oyunculardı, formaya anlam yükleyen insanlardı. Ancak şimdi parayı bastırdığınızda gelen kaliteli oyuncularla bu iş olmuyor artık bunu gördük. Eskiye dönmek, altyapıya önem vermek gibi bir plan var mı?" (Soru kelimesi kelimesine böyle olmasa da -orada daha çok dost sohbeti vardı- mana tamamen aynıydı)

Cevap:
"Niye dönelim ki; ben bulucam, yetiştiricem, masraf yapıcam sonra gelecek NBA yok pahasına oyuncumu alacak. Yok öyle işe, ben enayi miyim? NBA'ye oyuncu mu yetiştiricem yıllarca..." 


Not: MSN Türkçe'si tercihim değil, yazıyı konuşma dilinde akıcı olması adına 'imlâ'dan kıstığım için şimdiden özür dilerim!"

Cevap maalesef ballandıra ballandıra yazdığım kadar uzun değildi sadece bu kadardı ve sonrasında karşı taraf sustu, ben ise o kadar kontrada yakalandım ki normalde hiç kapatmadığım çenemi sadece "Piki" demek için oynattım.

Efes Pilsen kırgın, Efes Pilsen küskün ve Efes Pilsen altyapıya sırtını dönmeye karar vermiş; şimdi kimse bana çıkıp altyapıda yok şu kadar şampiyonluk alındı, şu kadar maçtır yenilmiyor demesin. Orası apayrı bir kazan. O konuya giren boğulur..

Ama Efes Pilsen'e tek bir sorum var; tamam siz haklısınız NBA hırsızlık yapar gibi oyuncuları komik rakamlara kopartıyor ama Ülker ile Efes yıllarca İzmir'den, Antalya'dan, Adana'dan aynı şekilde oyuncu kaçırmadı mı? O zaman kimse enayilik etmesin, ne güzel dünya!

Büyük General Rose!

Yandaki grafik artık adı iyiden iyiye MVP için geçen Derrick Rose'un ligdeki diğer 'top' oyun kuruculara karşı karnesi.
Rose, Bulls'un sakatlıklarla ritmini bulamayacağı tahmin edilen kadrosunu şu anda elit takımlar seviyesinde tuttu.
Chicago; Hornets, Boston, Spurs, Thunder, Jazz ve Dallas'a (hepsi de 'play-off' tablosundaydı) karşı  oynadığı 11 maçın 7'sini kazanmış..
Rose ise kafa kafaya tokuştuğu rakiplerden sadece Westbrook'a karşı geride.
MVP 'nin belirlenmesinde takım performansı, kişisel formun yanı sıra bu tarz rakamlara da bakıldığını hatırlatmak gerek..
Bu işin haber tarafıydı.

Hak edip etmediği konusundaki yorumlarda ise arada kalanlardanım. LeBron James, Russell Westbrook bana göre en büyük rakipleri..
Peki hangi Rose MVP adayı?
Oyun kurucu Rose mu, takımının lideri Rose mu?
Oyun kurucu Rose bence MVP değil, oyun stili açısından Westbrook'la benzer hatlara sahipler. Çivi gibi delici, tnt gibi patlayıcı, ancak konu "oyun ve kurmak"a gelince Westbrook'un takımına daha iyi kumanda ettiği açık. Westbrook, topu kullandığı her iki seferden 1'inde takım arkadaşlarına sayı pası veriyor.
LeBron ise o konuda Rose ile aynı durumda.Her iki oyuncu da kullandıkları her 10 topun 4'ünden daha azında asiste başvuruyorlar.
Takım lideri olarak Derrick Rose ise kesinlikle ve kesinlikle MVP olmayı hak ediyor. Bulls'un omurgası Rose-Boozer-Noah üzerine kurulu. Sezonun ilk bölümünse Boozer yoktu, sonrasında ise uzun bir süre Noah..
Ancak Chicago Doğu'nun zirvesinde Boston ve Miami ile birlikte en istikrarlı takım olarak hep kaldı..
Boston ve Miami!!
Rose, 3'ü NBA tarihine damga vurmuş veteran olmak üzere 4 'all-star'lı bir takımla, ligin en değerli 10 oyuncusundan 3'ünün yer aldığı bir başka takımla aynı seviyede tuttu Bulls'u hem de tüm sezon boyunca.. Takım arkadaşlarını daha yukarı çıkartmak çok önemli bir kıstas MVP yarışması için, Rose zaman zaman takımını takım arkadaşlarına rağmen de yukarı çıkarttığına göre MVP'yi bir takım lideri olarak hak ettiği kesin.
LeBron'a dönersek; hem son iki yılın en değerli oyuncusu hem de bu sezon bir MVP'nin kaybetmemesi gereken kadar yakın maç kaybetti Miami'yle. Tabii onun kadar değerli Wade'i de unutmamak lazım.
Westbrook'un önündeki en büyük engel ise maalesef Kevin Durant. Durant'in sayı kralı olması onu MVP yapmayacak belki ama Westbrook'un da ödülü almasına izin vermeyecek kadar da etkileyici..

25 Şubat 2011 Cuma

Yaradanın boş vakti ve takaslar!

Neyse sonunda NBA'de takas süresi bitti de bilgi kirliliğinden kurtulmuş olduk. 21 takımın aktif olduğu bu süreçte tam 50 oyuncu yer değiştirse de en büyük olay Carmelo'nun New York’a gidişiydi. Ancak Nets son bir hamleyle D-Williams'ı alarak rakibinin en mutlu gününde hem rol çaldı hem onların gelecek planlarına bir darbe vurmuş oldu. Bence tüm takaslar arasında en iyi işi Oklahoma ve Portland çıkarttı. Jazz'dan D-Williams'ı -neredeyse- yok pahasına alan Nets'i de unutmamak lazım.
Takaslar için tam bir değerlendirme yapmak gerekirse; Melo konusunda yazıldı çizildi. Bu blog'a ait fikirlere de şu ve şu postlardan bakabilirsiniz. Diğer hamlelere bakarsak;

Nets-Jazz: Harris, Favors - D.Williams
Nets-Warriors: Murphy - Gadzuriç, B.Wright
Bu takaslar ışığında niyet okumak gerekirse; "5 vakte kadar Utah'ın eline bir şey geçecek" ama ne?
Bu neyin mantığıdır, nasıl bir basiretsizliktir, tamam adam bir duayene ayıp etmiştir, gerekenin yapılması kazımdır da takası hobi diye niye yapıyorsunuz, adam gibi yapsanıza. D-Williams'ın takasında Nets’in ruh halini şuna benzetiyorum; Okey oynarken, dikkati dağılan oyunculardan biri yere okey atar da, sıra sana geldiğinde yaşadığın heyecanla o saniyeler, saat gibi gelir ya, işte öyle. Nets herhalde “Her an vazgeçecekler, şimdi telefon çalacak” diye diye takasın resmileşmesini sabırsızlıkla beklemiştir.
Utah biten kontrat satın aldı desem, değil, geleceğe yatırım yaptı desem, (28 yaşına gelen Harris dirhem ilerletmedi oyununu, Favors'ın ne olacağını kendisi bile bilmiyordur) o da değil..
Kulübü yıllarca çok iyi yöneten bir babanın basiretsiz oğluyla ilgili 100 binlerce kişinin ağladığı bir drama filmi gibi hamle bu Jazz için. Biten Kirilenko'nun kontratını, hiç verim alamadığın Mehmet Okur'u kakalamak varken, lig bazında oldukça değerli olan takımın 'the' parçasını aceleyle yolla. Te-Allah’ım. Hâlbuki D-Will'in daha 1 yıllık sözleşmesi vardı. Sezon sonunda ya da daha kapsamlı bir paketle geleceğe yatırım yapılabilirdi.
Nets'in diğer hamlesiyse; yıllaaaar önce Milwaukee'ye attığı kazığın son yılında olan Gadzuriç'in alınması oldu, 7 milyon dolarlık biten bir kontrat. Brandan Wright da Favors'un boyu boyuna denk gelsin diye alınan bir parça herhalde çünkü çok kayda değer bir oyuncu değil. Onlar Murphy için bir şeyler kopartmaya çok uğraştılar ama kimseden ses çıkmayınca böyle bir hamle yapmak zorunda kaldılar anlaşılan.
Warriors ise takasların ardından gelecek yıl için 4.5 milyon $'lık bir 'cap' açığı sağladı.
Notlar:
Nets: A+
Jazz: F
Warriors: C

Thunder-Celtics: Green, Krstic - Perkins, N.Robinson
Thunder-Bobcats: DJ White, Mo Peterson - Mohammed 
Celtics-Cleveland: Semih Erden - Luke Harangody.

Tamam diğerleri heyecan veren takaslardı ama Thunder-Celtics takası NBA zirvesini derinden etkileyecek cinsten. Her iki tarafta da konferans ve NBA finallerine yönelik hamleler oldu bu. Celtics'inki ise biraz "Biz böyle çok güçlü olduk, alın şunu" gibi gözüküyor. Ama bir sorun Danny Ainge bu takasları ne diye yaptı. 
İşin temelinde sezon sonunda Perkins'in serbest kalacak olması yatıyor. Daha geçtiğimiz ay taraflar yeni sözleşme için görüşmüş ancak anlaşma sağlayamamıştı. Yani soğuk rüzgârlar esiyordu, Ainge de Thunder'a giderek iki ortalama isim karşılığında potansiyeli daha yüksek iki oyuncusunu yolladı. Krstiç'i hepimiz biliyoruz. Orta mesafe şutu olan savunmada pozisyon bilgisi gayet iyi ama sertlik sorunu yaşayan bir pivot. Jeff Green ise daha çok 4 numara gibi oynasa da Paul Pierce'ı da yedekleyecek yeteneklere sahip. 
O'Neal'lar şu 1-1,5 aylık süreçte geri dönerlerse 'Howard savunması' kalabalıklığına yeniden ulaşabilirler ama Perkins'in sertliğine yaklaşabilecek kimse yok. Boston GM’inin içini rahatlatan rakamsa normal sezondaki en verimli 5’in Garnett’ın pivot oynadığı 5 olması.. Bedavaya gidecek oyuncu ve ne yağacağı belirsiz bir oyuncu karşılığında iki tane orta sınıf oyuncu aldılar ki; hiç fena değil. Ancaak;
Bir Ahmet Çakar atasözünde dendiği gibi; Şampiyonluk giderse hesabını kim verecek?

Semih Erden ise arada kaynadı gitti. Aslında bir bakıma iyi de oldu. Hem maddi açıdan, hem de forma şansı bulması açısından. Semih dipteki Cavs'te en az 15-20 dakika süre alabilecek kapasitede. Bu süreleri de iyi değerlendirirse gelecek yılın sonunda iyi bir kontrat alabilir. 
Marquis Daniels'ın gitmesiyse tamamen maddi bir konu. Eğer Sacramento dün herhangi bir oyuncu takas edemeseydi oyuncularına verdiği para 43 milyon doların altında olacaktı ve ceza ödemek zorunda kalacaklardı. Bunun için de son saniyede Daniels'ın biten kontratını aldılar. Daniels'ın gelecek sene yeniden Celtics'le imzalayacağı konuşuluyor.

Oklahoma açısındansa bu takas bir ucu diğerinden daha keskin bir bıçak. Zaten 3 yıla kalmadan şampiyonluk yarışında ciddi ciddi olacaklarının sinyallerini veriyorlardı. Takasların ardından "Bu sene neden olmasın" seviyesine çıktılar. Ama az da olsa bıçağın kendi tarafındaki keskin ucu da bulunuyor. Perkins, her ne kadar hücumunu geliştirse de rakip potada tam bir tehdit değil. 
İşin savunma tarafını Perkins-Mohammed ikilisiyle çok rahat götürebilirler ancak hücumda hem Green hem Krstic'in orta ve uzun mesafe şutu aranacak gibi. Boyalı alan için hücum satıp, savunma aldılar. Nate Robinson 1 ve 2 numaraları yedeklemek açısından iyi bir tercih. Yine de savunma, şampiyonluk yolunun hafriyatı olduğu için Thunder iyi bir işe imza attı.
Notlar:
Celtics: B-
Thunder:  A
Cleveland: C
Sacramento: $

Bobcats-Portland: Wallace - Pryzbilla, Cunningham, Marks

Bu da kritik bir hamle. Bobcats gemiyi boşaltmaya çalışıyor. İlk yolcu Wallace ile Mohammed oldu. Wallace çok yönlü olmasının yanı sıra son 3 yıldır da mental sorunlarını atlatmış gibi gözüküyor. Neredeyse tüm takımı baştan aşağı ‘draft’le kuran Portland tamamlayıcı parça olarak Wallace’ı seçti ve doğruyu yaptı. Hem ribauntlara katkı sağlayabilen, savunmada 2-3 ve 4 numaralarla da eşleşebilen hücumda da iç-dış dengesi sağlayabilecek bir forvet. Zaten sakatlıklardan kurtulduktan sonra 1 kademe atlayacak Portland’ı daha da yukarı çıkartabilecek bir takas.
Notlar:
Portland: A
Bobcats: D

Atlanta-Washington: Bibby, Evans, Jordan Crawford - Hilton Armstrong, Hinrich
5 oyuncunun da rakamları rezalet, kariyerlerinin geldiği nokta içler acısı. ‘Kaybedenler Kulübü’ne üye alımı gibi. Bibby’nin geldiği bu noktada John Wall’a ‘abi’lik görevinden öteye gidemez. Hinrich tablodaki en olumlu parça. Ancak Hawks’ın onun gelişiyle bir sonraki aşamaya geçeceğini düşünmek en kibar tabirle ‘hayalcilik’ olur.
Notlar:
Atlanta: C
Washington: D
Hornets-Sacramento: Thornton - C.Landry
Hornets boyalı alanı Landry ile yedeklerken, iyi bir şutör olan Thornton’ı Kings’e yolladı. Nedeni Landry’nin az süre bulması(ymış). Kings açısından pek bir mana veremedim. Udrih, Evans, Garcia’nın ardında duracak ucuz bir adam daha lazımdı herhalde Sacramento’ya. Landry’nin Hornets’a bir şeyler katacağı kesin. Okafor-West-Landry üçlüsü dirençli bir boyalı alan.
Notlar:
Hornets: B
Sacramento: D

Rockets-Memphis: Battier, Ishmael Smith – Thabeet, DeMarre Carroll, 1. tur draft
Rockets-Phoenix: Brooks – Dragic, 1. tur draft

Grizzlies, Rockets ve 5 yılın ardından yeniden Grizzlies. Shane Battier başladığı yere dönmüş oldu. Savunmasıyla var olan Battier’in savunma yapmayı unutan Adelman Houston’ında günlerinin sayılı olduğu belliydi. Biten kontratına karşı şu ana kadar gelecek vaat etmekten öteye geçmeyen Thabeet ve DeMarre Carroll’u aldı Houston.
Diğer tarafta ise yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen Aaron Brooks’u yollayıp daha sınırlı yetenekte ancak daha iyi karakterdeki Dragiç’i aldılar. Sorunsuz adam, sorunlu adamdan her zaman için iyidir. Thabeet’e umarım çok fazla ümit bağlamıyorlardır. Hakeem’i özel ders için aradıkları söyleniyor ancak Hakeem bu sefer hiç oralı olmamış ikna çalışmaları sürüyor..  
Memphis ise Utah’ın zayıflamasının ardından ‘play-off’ hazırlıklarına başladı. Battier iyi bir tercih. 7 milyon $’lık kontratı da sona eriyor.
Phoenix içinse Brooks takası Nash sonrası dönemin temelleri olarak görülebilir. Keşke Nash’i iddialı bir takıma yollasalardı da onsuz bir play-off izleyecek olmasaydık bu sene (görünen köy kılavuz istemez)
Notlar:
Rockets: C
Grizzlies: B
Phoenix: D

"Ve arada takası da beceremeyenler çıkacak." NBA Bible, sayfa x, bölüm y. :)
O beceriksizler Memphis ile Indiana. OJ Mayo’yu göndermek için uygun oyuncu kovalayan Grizzlies sonunda Indiana ile Josh McRoberts karşılığında anlaştı ancak süre dolduğu için anlaşma resmiyet kazanamadı.

Son olarak Tim Thibodeau ve Bulls yönetiminin Ömer Aşık konusundaki ısrarı dikkat çekici. Bulls 2 numara arayışında Houston ile Courtney Lee, Cleveland ile Anthony Parker, Memphis ile OJ Mayo, Phoenix ile de Jared Dudley ile ilgili görüşse de tüm takımların Ömer Aşık’ı istemesi takasları yatırdı. Ömer dün o moralle çıktığı Miami maçında sayı atmadan harikalar yarattı. ‘LeBron yardımı’ dersi veren Ömer için umarım yeni bir dönem başlamıştır.

23 Şubat 2011 Çarşamba

'Kroenke' vs. Mr. 'Yalan Dolan'

Carmelo takası, sonunda 13 oyuncunun yer değiştirmesiyle nihayete erdi.. Erdi ermesine de ailenin nazlı gelin gibi davranan Melo, New York Knicks'e pahalıya maloldu.
Aslında farklı 2 görüş var. Bazı rakamsal verilere dayanarak takasın bir anlamda geleceğe dönük yatırım olduğunu iddia edenlere katılsam da saçmalıklar dikkatten kaçmıyor..
Yandaki tabloda 13 değil 14 oyuncu görüyorsunuz.. Nedeni 'ESPN Trade Machine'de nakit para gönderemediğimiz için araya bu sezon hiç işe yaramayan Roger Mason'ı koydum.. Altta ise 'takas makinası'nın bu sezonki performanslara göre takımlarîn yeni oyuncularından nasıl etkileneceğini gösteriyor.. Hepsi kırmızı; pozitif bir etki yok demek..
Takasa tamamen Stan Kroenke cambazlığı, James Dolan işbilmezliği çerçevesinde bakıyorum. Yoksa sözleşmesi bitecek ve size gelmek için yanıp tutuşan biri için Manhattan'ın yarısını ipotek etmenin hiçbir manası olamaz.. Bir de şunu da belirtmeden geçmemek lazım. Takasın sadece Minnesota ayağında Donnie Walsh'ın parmağı var, Walsh geçirdiği kalça ameliyatı yüzünden uçağa binemiyor ve 10 gündür de Indiana'daki çiftliğinde istirahatte. Isiah (tüm eleştiriler Isiah'in GM'liğine) ruhunun geri döndüğü takasın dangul-dungul yapılışından belli..
Neyse şimdi giden parçalar ve gelen parçaları değerlendirip hamlenin derinine inmek gerekirse..

Carmelo Anthony: İstediğini aldı, bir de CBA'den sonra 3 yıl 65 milyon $'ı alırsa değmeyin keyfine..

Chauncey Billups: Paket küçüktü, büyütmek için eklenen enteresan bir parça.. George Karl'ın arkasından ağıt yaktığı kesin, Mike D'Antoni'nin de favori gard tipi olmadığı kadar hem de.. Ancak 'Şemsiyenin içeriye girdikten sonra açıldığı' sorun olmayan en önemli oyuncu. Tecrübeli (2004 finalleri MVP'si), zor anları seven (Amare ile Carmelo winner değil ama o öyle) ve Chris Paul ya da Deron Williams hayalini sürdürmeye yetecek bir kontrata sahip (2 yıl 28 milyon dolar) Feci bir hamle değil yani..  

Renaldo Balkman: Kürkçü dükkanına (2006 1. turda Knicks tarafından seçilmişti) döndü.. Savaşçı bir isim, çok büyük etkisi olacağını düşünmesem de Turiaf'la beraber takım motivasyonunu (özellikle de çabuk 'pısan' Carmelo ve Amare'ye ruhani destek olabilecek isim) yüksek tutmak adına yerinde bir hamle. 3 yıl 5.5 milyon $'lık kontratı var.

Shelden Williams: Reggie Miller ile dalga geçerlermiş ablası ondan daha iyi basketbolcu diye, Williams'ın ki daha acıklı eşi ondan daha iy basketbolcu. Anthony Parker'ın kardeşi Candace Parker ile evli olan Williams'ın kalitesi(!) 4 yılda 6 takım değiştirmesinden zaten belli. Aslında çaylak yılından bu yana en istikrarlı sezonunu geçiriyor; 4.7 sayı, 5.3 ribaunt..(!) Ancak yine de bir Duke'lü olduğunu unutmamak lazım.. Tabii asıl geliş sebebi hem ucuz olması hem de biten kontratı.. Sıkı dur 7. takım..

Anthony Carter: Brevin Knight, A.Carter ve Chris Duhon benzer özellikleri olan oynatmaya yönelik zerre yıldız parıltısı olmayan işçi oyun kurucular.. En beğendiğim tipteki gardlar ama galiba benim dışımda pek beğenen yok :) Sadece 14 maça çıktı bu sezon ve artık gün sayıyor NBA kariyeri için.. Douglas'ın da yedeği olacağı için süre alması çok çok sürpriz olur. 854 bin $ kontrata sahip.

Corey Brewer: İlginç bir parça. Özellikle de beklentileri hayal kırıklığına dönüştürmesi açısından. Ben demiyorum Draftexpress.com'um 2004 draft'i için raporuna bakarsanız: "Best case: Josh Smith, worst case: Trevor Ariza" denmiş. Daha ondan Radmanoviç performansı görmedik.. Ne Ariza'sı, ne Smith'i. Kötü bir savunmacı değil tabii bir de biten kontratı var allahtan..  

Denver'a gelen
Zaten sorun burada Carmelo ile Billups da gelince en azından D'Antoni'nin istediği 7-8 kişilik rotasyon yine tamamlandı.. Ama gidenler o kadar "vah, vah, vaaah" dedirtecek cinsten;

Raymond Felton: Şu dünyada Larry Brown'u kendine hayran bıratıran pek az adam var o onlardan biri. Bu sezon 'all-star'lık geçiyordu onun için ta ki dedikodular MSG'nin kapısına dayanıncaya kadar.. Henüz 26 yaşında Felton ve olaylardan, dedikodulardan oldukça etkilendi. Şimdi Denver'da da George Karl 'yeni çocuğa' göz dağı verircesine "Lawson mı-Felton mı karar vermedim, şanslar eşit" demesi daha da moral bozucu olacak onun için.. Yine de çok iyi bir transfer, şutu çok iyi, pas oyunu zaten hep iyiydi. Denver için büyük kazanç. Ve eğer yeni CBA çıkar da New York Knicks D.Williams veya C.Paul'dan birini New York'a getiremezse seyreyleyin çümbüşü o zaman.. Gelecek yıl sona erecek 14 milyon $'lık bir kontratı var.

Timofey Mozgov: Çok bir şey göremedik ondan.. Arada 1-2 maç resital sunduğu oldu ama çok istikrarsızdı. Karl'ın ona önem verceği kesin.. Onlar da artık planları "Nene de gider"e göre yapmaya başladılar. Şimdilik görünmese de çok iyi bir parça.. Mozgov'un 3x3.3 milyon dolar sözleşmesi var.

Danillo Gallinari: En iştah açan parça.. En hazır isim. her ne kadar Clippers ve Nets'in onu istediği yazılsa da Knicks'i böyle bi güzel kazıklayan takımın onu bir yere göndermeyeceğinden neredeyse eminim.. Gallinari için D'Antoni'nin de gözyaşı döktüğüne eminim.. Diz sorunu yaşamazsa 20+s, 7+r bir oyuncu olacak gibi.. Dış şut tehditi her eve lazım cinsten ve 2 yıl sudan ucuz; 3.3 milyon $. 

Wilson Chandler: en fazla bilgi kirliliği onun hakkında var. Efendim öncelikle Knicks'in sezon sonunda onu 'mid-level exception'a kapatma gibi bir ihtimali yok. O haklar artık Denver'a transfer oldu. eğer Denver onu tutabilirse büyük iş yapmış olur. New York'ta hem taraftar onu hem de o kendini New York'lu hissediyordu, ancak ilk vazgeçilen o oldu :) 

Denver biri süper yıldız olmak üzere yaş ortalaması 29.6 olan 6 oyuncu gönderirken, yaş ortalaması 23 olan 5 oyuncuyu kadrosuna kattı.. Tabii bir de rekor 17.6 milyon $'lık 'takas ayrıcalığı' olarak çevirebileceğimiz; gelecek takaslarda kullanma hakkı saklı kalmaz inanılmaz bir ayrıcalıkları var. Takımı yeniden yapılandırmak adına fena bir rakam değil..

Görünen tabloda Denver'ın kârlı çıktığını söylemek için herhalde NBA 'guru'su olmaya gerek yok. Az kalsın unutuyorduk bir de son parça Minnesota var.

Minnesota çöplüğü: Onlar ise Anthony Randolph için Eddy Curry'yi sağlık kontrolüne bile sokmadılar, hani olur da takas sağlık gerekçesiyle yatar diye.. Randolph+25 milyon dolarlık cap boşluğuyla onlar gelecek yıllara umut bağlamış durumdalar. Tabii bir an önce Kevin Love'a imza attırmaları şart. 

22 Şubat 2011 Salı

"Kazandım bu inanılmaz peki şimdi nereye gideceğim!"

NASCAR ilgi alanımda pek değildir, bilmem de, ilgilenmem de. Ama ABD'de adamlar bu işin hastası.. "Dön baba dönelim" konseptli 500 ila 800 km. arasındaki 36 yarıştan oluşan ve adına NASCAR Sprint Cup denilen bir sezona sahip..
Neyse konumuz o 36 yarışın ilki olup pazar günü koşulan Daytona 500 ile alâkalı.. Dediğim gibi canlı izlemedim, özetini dahi izlemedim ancak gün boyu saunadan tutun da, Barnes&Noble'daki insanlara kadar herkesin dilinde olduğu için biraz öğrenmek zorunda kaldım.
Florida'daki ilk ayak olan Daytona 500'ü Trevor Bayne isimli 20 yaşındaki bir pilot kazandı.. Bayne tarihte Daytona 500'ü kazanan en genç pilot oldu.. Ancak Bayne'in daha dikkat çekici bir özelliği; kendisinin profesyonel bir pilot olmaması.
'Abi bi tur kullanayım'dan gelen bir şampiyonluk.. Sprint Cup'ta yarışmaya hakkı yokmuş bu delikanlının ve o yüzden aldığı puanlar güme gitti ama çabası o kadar da boşa gitmedi.. Bayne, part-time yaptığı işten kısa günün kârı olarak 1.5 milyon $ kazandı..
Ancak kazandığı yarışın ardından radyoda takım direktörüleriyle yaptığı konuşma sporun amatör tarafının ne kadar keyifli olduğunu ortaya koymuş..
Çığlık çığlığa "İlk 500 serim, şaka yapıyor olmalısınız, Wow :) bu inanılmaz. Şimdi nereye gideceğim.. Biri bana nereye gideceğimi söylesin.. İnanılmaz, inanılmaz.." dedikten sonra 1.'lik ödülünü alacağı podyuma giden yolu kaçırdı ve alışılmışın aksine toplam 2 zafer turu attı..

21 Şubat 2011 Pazartesi

Vaka-i Roberto Carlos!

Carlos, Brezilya'da yılda 5 milyon $ kazanıyordu
Roberto Carlos bilindiği üzre sessiz sedasız ya da Fenerbahçe'ye gelişi kadar şaşalı olmadan Rusya Premier Ligi'ne transfer oldu.. Transfer eden takımsa adı sanı duyulmamış Anzhi Makhachkala.. O kadar düştü artık.. Rusya'da hazar Denizi kenarındaki Dağıstan'ın temsilcisi olan Anzhi 2.5 yıl için 37 yaşındaki Carlos'a 10 milyon Euro ödeyecek..
Rusya, gaz ve para..
Bu üçgen düşünüldüğünde aslında çok da astronomik bir rakam değil.. Anzhi'nin Başkanı Süleyman Kerimov, Gazprom, Skerbank'ta hissesi bulunan bir girişimci.. Ancak karanlık yüzü de olan bir yatırımcı.. Fenerbahçe'den Aziz Yıldırım'ın sert tavırlarından ve Corinthians'tan ise can güvenliği olmadığından kaçan Carlos bakalım daha sert bir kayaya çarptığını ne zaman anlayacak..
(Anzhi'nin ilk adımı olabilir Roberto Carlos. Çünkü eğer düzgün birkaç adım atamazlarsa dünyanın en zengin 2. lig takımı olabilecek kaliteye sahipler.. Kim bilir belki de Carlos küme düşme heyecanını yaşamak için böyle bir tercihte bulunmuştur.)
Ve belki hâlâ görüştüğünü söylediği Bilica'yı da yanına aldırıp karanlık işlere girerler..
Çünkü Carlos'un son 5 yılda para için yaptıkları onun saygınlığını o kadar zedeledi ki; ileride bu tarz bir şey duymak; hem de Bilica'yla beraber, hiç de şaşırtıcı olmaz maalesef..
Yazık ettin yazık be Carlos, kendinden çok da efsanene..

Dublör mü? Gerçek mi?




Tüm o yaptığım 'all-star'ları sevmem, vakit kaybı laf kalabalığının ardından ".öt olmanın dayanılmaz hafifliğiyle" rahatça söyleyebilirim ki; izlediğim en heyecan verici, en az sinirlendiren (sözüm Nate Robinson'a) smaç yarışmasıydı. Ki hâlâ normal sezonun verimli dönemlerinin bu hafta sonuna heder edildiği fikrindeyim.
Çevre gönüllüsü gibi eline aldığı her topu, çöp kutusuna atarcasına büyük hırsla smaç yapan bir adamın SMS oylamasında kaybetmeyeceği  kesindi.. Halkın 'smaç sövalyesi' için sorun finale kalmaktı. İşin o tarafını da ev sahibi kozu tamamlayacak gibiydi.
Sorun onun kazanması değil. Nasıl kazandığı.. Blake Griffin, en iyi smaçları yaptığı için kazanmadı.. Bence
şu                                                                                                               şu












şu                                                                                                               şu












smaçların hiç aşağı kalır tarafları yoktu. Ama herkesin finalde görmek istediği kişi oydu.
Griffin'in kazanma sebebi sadece popülaritesi de değildi. Tabii ki 'Kalabalığı kazan, özgürlüğünü kazan' mottosu onu Arena'nın şampiyonluğu için favori gösteriyordu.
Kazandı çünkü; yaptığı tüm smaçlar meydan okuma adınaydı. Rakiplerini geçtim, bilime ve insanlığa karşı.. Dirseğini soktuğu smaç mevzumuz.. Çünkü KIA'nın üzerinden vurduğu smacın göreceli olarak bazılarına göre daha iyisini yapan var.

Ancak Vince Carter'ın smacanın 'cover'ındaki meydan okuma, bambaşka.. Sıçramak değil sorun, DNA'nızın izin vermesi asıl problem..O DNA da koskoca NBA'de sadece Griffin ile LeBron James'te var.. Panyadan gelen  topu o torkla çembere vurup dirseğinizi sokmaya çalışırsanız un kurabiyesine dönmüş kemikler ve hayatı boşa geçmiş eski bir NBA oyuncusu olarak anılmamanız için bu iki kişiden biri olmanız gerekmekte..
Videoya dönersek.. O video Matrix serisi çekilmeden önce, hikayenin oluşturulma aşamasında yapılan '9 Anime'den biri olan 'insan-robot' savaşında insan gelebileceği son noktanın sembolize edildiği bir kısa film.. Ve galiba artık biz o filmdeki seviyeye ulaştık, Griffin ile LeBron insanlığın ulaşabileceği son noktadalar..

Bazen gerçek, senaryoların öngördüğünün çok gerisinden gelir.. Ancak bu sefer değil.. Tabii bir Hollywood efekti ya da dublörü izlemediysek..

19 Şubat 2011 Cumartesi

Duncan? all-star?

All-Star'a oldum olası yakıştırmam ben Tim Duncan'ı. Daha doğrusu 'all-star'ı Duncan'a yakıştıramam..
Ama ligin en büyük yıldızlarından olduğu için kariyerinin 13 yılında yıldızların hafta sonlarında hep yer aldı.. Hatta 2000'de 'All-star'ın co-MVP'si bile seçildi (tabii ki kendi stiliyle; 12/14 isabetle 24 sayı, 14 ribaunt, 4 asist)..
Fakat kabul etmek gerekir ki; ne Shaq kadar eğlenceli ne de Jordan, Kobe veya LeBron James kadar "gecenin yıldızı ben olacağım" ihtirasına sahip.. Her evde bulunması gereken "Basketbol 101 Hocası" kitabı gibi o..
Hayranlık duyulacak kadar etkileyici bir sadelikte.. Ve o mükemmellik; onun değerinin hiç bilinmeyeceği 'all-star' maçıyla haliyle iyi bir ikili oluşturmuyor.. 

Neyse zaten daha kariyerini bitirmeden gelmiş-geçmiş en iyi 'power forvet' olarak gösterilen bir oyuncuyu yıkayıp-yağlamaya gerek yok..
Ama bu yılki all-star çerçevesinde en büyük tartışma onun etrafında döndü.. 'All-star' olmayı hak etti mi? Kağıt üzerinde basit istatistiklere baktığımızda; hayır, hak etmedi.. 13.4 sayı, 9.2 ribaunt, 2.9 asist ve 2.0 blok ortalamaları neredeyse çaylak DeMarcus Cousins seviyesinde..
Ancak Duncan'ın kıymeti istatistiksel olarak derine inildiğinde kaşıkçı elmasına dönüşüyor.. Cousins seviyesinde ligin en çok kazanan takımının en değerli oyuncusu olduğu anlaşılıyor..
Öncelikle NBA'in (+/-) rakamlarına bakmak lazım.. Listede ilk 10'da yer alıp da maç başına en az oyunda kalan ilk isim.. Ve oynadığı dakika başına en fazla +/- istatistiğine sahip 7. isim.. Kevin Garnett bu kategoride açık ara lig lideri.. Duncan'ın takım arkadaşı Ginobili ise 2. sırada..Ve bu istatistikte ilk 13 isim de all-star kadrosunda yer alıyor..
Dahası da var. Sayı atmanın değilde takımın kazandığı galibiyetlerde oyuncunun verdiği katkıyı öne çıkartan Win Produced istatistiğine bakacak olursak da; tablo daha da netleşiyor.. Duncan ligin en fazla kazanan takımının galibiyetlerinin %30'una katkıda bulunuyor..
Yani en başarılı takımın aldığı süre içerisinde en başarılı oyuncusu.. Daha ne olsun.. O bir, o biiiiir, o biiiiir ALL-STAR...

18 Şubat 2011 Cuma

Ve Pele golünü atar!

Artık Sezer Öztürk için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.. :)

Dakika 90+ bilmem küsür, kazanmak için son şans. Frikiği kim kullanacak diye çıkan tartışmada sürünün hakimiyetini kaybeden gergedan misali hayâl kırıklığıyla olay mahalinden uzaklaşırken Sezer Öztürk yedek kulübesine dönerek "O..... çocuğu yeaa!" diyor.

Sonrası "Neden saçların beyazlamış arkadaş" Sezer için. O adrenalinle Pele belki de atamayacağı golü atıp takımına maçı kazandırıyor. Tüm arkadaşları ona koşuyor (Sezer dışında tabii ki), o ise golü rakibe değil, anlamadığı dilde kendisine saydıran Sezer'e atmışçasına seviniyor..

aslında çok anormal değil, Sezer'in şanssızlığı tartışmanın büyüyüp ekranlardan kaçmayacak seviyeye gelmesi.. Sahada olan sahada kalırsa sorun yok! Eskişehir: 2- Sivas: 1..


Galler Açık

Devam eden Galler Açık Turnuvası'nda güncelleme yapma gereği hissettim yarı finalistler belli olurken, olası bir Higgins-O'Sullivan yarı finalinden bahsetmiştim.. Bahsetmez olaydım, daha O'Sullivan o gün yenildi ve ilk turu dahi geçemedi.. Ryan Day'a 4-2 mağlup olup dengesiz turnuvalarından birine daha imza attı. Oldukça formsuz bir sezon geçirdiğini hatırlatmak gerek. Bu sezon kazandığı tek turnuva Premier Lig Snooker gibi lig usulü bir turnuvayı kazandı sadece.. başka da tık yok..
Higgins ise babasının acısıyla mücadele ettiği turnuvada yarı finalde. Hem Çinli hem yetenekli Snooker'cı Ding Junhui'yi zorlanmadan geçen Ali Carter ile yarı finalde karşılaşacaklar. Diğer finalin yarısıysa süper formda olan Mark Williams'ın ardından kariyerinin 10. 147'sini yapan efsane Stephen Hendry'i de mağlup edip gümbür gümbür gelen İskoç Stephen Maguire ile 'pilarda' salonlarının neşeli yüzü Mark Selby arasında.. 
Galler'de İskoç finaline doğru gidiyor gibiyiz...

17 Şubat 2011 Perşembe

MeloDram!

Carmelo'dan, Melo'ya ondan da 'Melodrama'ya kelime oyunu yapmak istemezdim ancak 3-5 denemenin ardından en uygun başlık olduğu kanaatine vardım, şimdiden özür..
Bu sezonun en mutlusu tartışmasız Carmelo'dur herhalde.. Adı her anıldığında zafer purosunu yakıp izliyordur tüm bu olan biteni.
Gündemde olmasının yanı sıra krizi LeBron'dan daha iyi yönettiği kesin. Onu yuhalayan kendi taraftarına bile tüm dedikoduları unutturup peşi sıra 50'ler, 42'ler atarak coşturan ve buna binaen "gitme, kal bu şehirde" nakaratları söyletmeye başladı..
Görünen o ki; Melo sonuçta o istediği 20 milyon doların üstündeki kontratı istediği her takımdan ve her halükârda alacak.. 
Yani Melo'da işler tıkırında..
Ancak adı kimle anılsa o takım merdiven altından geçerken kara kedi hücumuna uğramış misali belini doğrultamıyor. 
ESPN'in Melo slot makinası :)
New Jersey Nets 17 galibiyetinin 7'sini takımın sahibi Prokhorov'un "Carmelo görüşmeleri bitmiştir" dedikten sonra aldı.. "Sadece New York Knicks'te oynamak istiyorum" diyen Carmelo'nun açıklamasının ardından 18 Ocak'ta Rus oligark görüşmeleri sonlandırmıştı.
Aynı tarihte Knicks devreye girdikten sonra ise onlar tepetaklak oldu.. Gallinari, Felton, Fields ve Chandler'ın isminin geçtiği takas dedikodularının ardından Knicks 12 maçının 8'ini kaybetti.
Nets yeniden devreye girdi, Knicks Denver'ın açgözlü isteği nedeniyle kendini geri çekti ve sonuç yine ortada..
New York son 2 maçını da kazandı, Nets ise 3'te sıfır çekti..
Aslında bunun nedeni çok basit. Denver'ın alış-veriş listesinde sadece gelecek vadeden genç oyuncular var bu da haliyle rakiplerini oldukça sıkıntılı bir duruma sokuyor.
Denver ise başka bir âlem.. Carmelo'nun takas edileceği konuşulurken Kuzeybatı'da liderdi. Ancak Utah'ın tepetaklak olduğu şu son 1 ayda takas söylentilerine Billups, Andersen ve Smith de eklenince onlar da son 10 maçta 6 kez yenildiler. Onlar ne genç ne de tecrübesiz.. Sorun huzursuzluk..
Ortada bir Melodram olduğu kesin ama kurbanı Carmelo dışındakiler..

16 Şubat 2011 Çarşamba

Taurasi ve imaj!

"Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı oyuncularından Diana Taurasi'nin yapılan doping testlerinin pozitif çıktığının Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından resmen açıklanması üzerine, kulübümüz sporcu ile olan sözleşmesini feshetmiştir." fenerbahce.org


Ortada skandal var olmasına da bunu tek taraflı düşünmek saçma.. Zaten güvenilirliği olmayan ve 2009 yılında sertifikası iptal edilen Hacettepe Üniversitesi laboratuvarının kararına inanıp, "Ben öyle bir madde hiç ama hiç kullanmadım" diyen oyuncuna güvenmeyip, "Sırf dopingle savaşan adam" unvanı için böyle düşünmeden kararlara imza atarsan sonra birilerini önüne atarsın, kelle istersin ki sen arada kaynayasın..
Esas suçlunun kim olduğu belli, yardımcı rolün kime ait olduğu belli..
Peki o zaman hiç suçu olmayan Taurasi'ye takınılan tavır yüzünden Penny Taylor'dan da olan Fenerbahçe taraftarı ve kadın basketbol seyircisinin ve saçma bir şekilde suçlanan, zamansız aklanan Diana Taurasi'nin suçu ne?
Başta başkan olmak üzere Fenerbahçe yönetimi dünyanın en iyi kadın basketbolcusu olarak lanse ettikleri (haklı da oldukları) Taurasi'ye ve Türk spor kamuoyuna karşı 'anti-doping' şövalyeliğine soyunmayıp oyuncusunun arkasında dursaydı sadece iki ay kaybetmiş olacaktı..
Peki ya doğru olsaydı;
Doğru olsaydı bile Fenerbahçe transferinden sonra günlerce FBTV'de "Dünyanın en iyi kadın basketbolcusu Fenerbahçe'de" diye reklamını yaptığı Taurasi'ye iki ay daha inanmış ve sahip çıkmış olacaktı..

Şimdi ise Semih Özsoy çıkmış diyor ki; "Bizim Taurasi'yle hiç sorunumuz yok, o federasyona kızgın." Ne güzel dünya...

147!


Snooker izlemeye başladığım ilk turnuvayı kazanandı Steve Davis, 1996-97 Masters finalinde yeni 'altın çocuk' olan Ronnie O'Sullivan'ı 10-8 yenmişti. O zamandan beri de son kazandığı turnuva oldu Davis'in. Yukarıdaki video ise Davis'in televizyonda yayınlanan ilk 147'ye imza atışını izleyebilirsiniz. Şimdi konu olmasının nedeniyse şu anda devam eden Galler Açık'ı izlemeye çalışıyorum ancak ne Eurosport ne de BBC ABD'den izlenemediği için sapıkça yollara başvurmak zorunda kaldım ve sonunda tüm ayarları yaptıktan sonra yorumcu olarak onun sesini duyunca oldukça bir koltuğa kaç karpuz sığdırıyor bu adam diye düşündüm.. Davis artık 53 yaşında ve 15 yıldır da büyük turnuva kazandığı yok ama emekliye ayrılmaya da niyeti yok! Dünya sıralamasında 41. olan Davis, çoğu turnuvaya wildcard turundan başlıyor. Eğer o maçlarda elenirse BBC'de yorumculuk yapıyor. Oradan arta kalan zamanda ise snooker koçlarının yetiştirilmesi kapsamında başlatılan bir program da baş eğitmenlik yapıyor.. 53 yaşında biri için oldukça yüksek tempo..
Eurosport'tan bahsetmişken, o yayının ne kadar değerli olduğunu sahip olamayınca daha net anladım. ABD'den bırakın Eurosport'u izlemeyi, büyük eğlence kaynağı watts videolarını bile izleme şansınız yok Zaten Eurosport'un sitesine girdiğinizde Amerika Kıtası diye bir şeyi tanımadıkları da açıkça ortada.. Zorla Tivibu abonesi oldurtacaklar adamı..
Ancak tüm zorluklara rağmen edinebildiğim videolarla Galler Açık'ta ana tabloda tamamlanan çoğu ilk tur maçlarının özetini izleyebildim.. 4 Şubat'ta babasını kaybeden dünya 1 numarası John Higgins çıktığı ilk maçta genç rakibi J.Lisowski karşısında zorlanmış. Şike skandalının yaralarını cezası bittikten sonra katıldığı 3 turnuvadan 2'sini kazanıp, birin de final oynayarak saran Higgins, bakalım babasının acısını nasıl çıkartacak.. Eğer maçlarını kazanırlarsa bir sonraki turda Higgins-O'Sullivan çeyrek finali gözüktüğünü de hatırlatmak lazım..
Yaşlandıktan ve formdan düştükten sonra en az S.Davis kadar sevdiğim Stephen Hendry de Joe Perry'i rahat geçmiş.. Neil Robertson, Mark Williams Mark Selby, de hâlâ turnuvada..
Sezonun bitmesine 5 turnuva varken ve ben doğru düzgün izleyemezken, bari siz doya doya izleyin şu maçları..

15 Şubat 2011 Salı

Utanın tabi biraz!

Phil Jackson 10 saniye konuşmuş "Utanç verici" demiş,
Kobe basının karşısına çıkmamış,
Odom "Bu yılın en kötü maçıydı" demiş,
Gasol "Hayâl kırıklığına uğradım, keşke neden kaybettiğimizi bilsebilseydim" demiş,
Bynum efendi de "Bu savunmayla kim olsa bizi yenerdi" buyurmuş..
Sanki savunmayı ben yaptım..
Böbürlenirsen "Biz normal sezonu takmıyoruz" diye sonunuz böyle olur..
Zen üstadının bile maç başındaki eğlenceli halden ne duruma geldiğini fotoğraflarda görüyoruz.
Jackson oyunculara ya da yüzlerini görmek istemediği için kendine de olabilir 1 gün izin vermiş.
Ama bu ağır yenilgi ilk değil son da olmayacak gibi.. Staples'taki Sacramento yenilgisi diriltir diye konuşuluyordu ama olmadı.. Bu da olmazsa darısı sıradaki hezimete..

Boyundan büyük kazananlar!

Pazar günü ABC'de Lakers-Magic ve Boston-Miami maçlarını izlerken aklıma geldi. O 4 takımdan 3'ü son 4 yılın NBA finalistleri, Miami ise bu yıldan itibaren en büyük şampiyonluk adayı.. Ayrıca o 4 takımdan 3'ü NBA'de oyuncularına en fazla para ödeyen takımlardan da 3'ü aynı zamanda.
Lakers 91, Magic 89, Boston da 83 milyon dolar ödüyor oyuncularına. Başarılı oldukları kesin ama bazı oyuncularına verdikleri paralar şaşılacak cinsten.

Mesela Lakers kenar parlatıcısı Luke Walton'a yıllık 5 milyon doların üzerinde ödüyor. Babadan oğula diz arızasının yanı sıra bol sıfır da miras kalmış herhalde.. Şanslı doğmak böyle bir şey olsa gerek.

Steve Blake de 4 milyon $ kazanıyor. Büyük bir para değil ama aynı parayı vermedikleri Jordan Farmar kadar verim alamıyor Lakers ondan..

Orlando başka bir alem.. Otis Smith zaten Rashard Lewis'e verdiği devasa kontratla beni benden almıştı.. Fenerbahçe'nin bir sezon patlama yapan Güiza'ya aldandığı gibi Lewis'in son sezonunda coşmasına aldanan Smith imzalatıvermişti 120 milyon $'lık kontratı.. Hadi o az biraz oynuyordu en azından, ya bir de onu gönderip yerine son 4 sezondur sürekli yatan hem kafadan, hem de dizinden sakat Arenas'ın 4 yıl daha sürecek 80 milyonluk sözleşmesini almasına ne demeli..
Ya da çok iyi bir NCAA şutörü kalibresindeki; hadi onu biraz da topu yere vurabileni diyelim -dahası asla değil- J.J.Redick'e 3 yıl 20 milyon dolar vermesine..
Tabii bir de toplamda 10 milyon dolar daha az verip bağlayabileceği Hidayet'in yaşlanmışını geri alması var..
Smith isteyerek mi istemeyerek mi bilmem ama Magic'te sonun başlangıcını hazırlayan adam gibi anılacak ileride..
Sonuçta Arenas kafasını ve vücudunu toparlayıp takıma liderlik etmeye başlarsa tüm bu satırlar işe yaramaz olur, Smith'in kapağını alırız ama 'ölme eşşeğim ölme'.
Boston, zaten 4 all-star oyuncusuna 50 milyon $'ı ödeyince geriye har vurup harman savurmalık bir şey kalmıyor.. Aslında Danny Ainge'in oldukça da iyi bir iş çıkarttığını da söylemek gerek. Fakat asıl sıkıntı sezon sonunda. Sözleşmesi bitecek Glen Davis ile Perkins'in ne isteyeceği ve kulübün ne vereceği takımın geleceğini belirleyecek..






Devam edecek...

Bak şu Pirelli ve KERS'in ettiklerine!

Bir Alman Basketbol Ligi, bir Fransa Futbol Ligi bir de Formula1.. Önceki sezonun ardından gelecek sezonda neler olup neler biteceğini kestirmekte bu kadar zorlanılan başka spor alanı yok herhalde.. Bu sezon F1 yine enteresan geçecek gibi.. Zaten testler de kendini belli etmeye başladı.. 7 test günü 7 farklı pilot ve 5 farklı takım en iyi tur zamanına ulaştı.
Test sezonu biraz dramatik başladı.. Hâlâ dikkatler Robert Kubica'nın geçirdiği feci kazanın ardından sağlık durumunun stabilize olmasında..
Ancak saliselerin atletizm ve yüzmeyle beraber en önem taşıdığı sporlardan olan F1'de "Kalan sağlar bizimdir" mantığının hakim olması ve ekiplerin harıl harıl çalışmaya devam etmesi de doğal olduğu kadar acımasız da.. Gelinen noktada takımların uyum sürecine daha yeni girdikleri gözüküyor.
Bahreyn'deki açılışa 23 gün kala kimse şu takımlar bu sene işi götürür diyebilecek durumda değil. Tüm fazla mesai de bu yüzden zaten.
Pirelli'nin yanı sıra KERS'i de yenilikler arasında sayarsak %40-45'lik bir performans değişikliği demek geçtiğimiz sezona göre. Araçların tamamen yenilenen şasisini de hesaba katarsak en azından sezonun ilk bölümünün sürprize oldukça açık olacağı kesin..
İlk veriler genel tabloda Ferrari'nin en iyi durumda olduğunu gösteriyor. Valencia ve Jerez'de Renault ile beraber iki gün en hızlı tura ulaşan takım oldular.  Ve Kubica'sız Renault, sadece puan alabilen bir takımdan öteye gidemez.. Mercedes toparlamış gözükse de hem Brawn hem Schumi sürekli sorunlardan bahsediyor.. McLaren'de Button hiç memnun değil, Hamilton orta karar açıklamlar yapıyor. RedBull'da ise Anadolu takımında büyük başarı yakalamış genç yetenek misali konuşan ("Kırmızı aracı kullanmak için Ferrari'ye para bile veririm" tarzı bir espri yaptığını zannetti) Sebastian Vettel can sıkıyor.
Williams ise her zamanki gibi olabildiğinin en hazır durumunda..
Bir de özel olarak yazmak istediğim pilot Kobayashi. Çok iyi pilot olduğuna inandığım bu çekik gözlü arkadaşın bu sezon daha başarılı olacağına inanıyorum eğer yürüyen bir teneke kullanmayacaksa..

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ronaldo Real Madrid golleri


 Videodaki en beğendiğim gol 3.45'te attığı gol..

Ufaktan bayatlamaya başlasa da büyük olay onun vedası.. İmitasyonları, küçükleri yokken o vardı, her sefaletten dünyanın zirvesine çıkan Brezilyalı futbol yıldızı gibi o da dahasını verebilecekken bizi azıyla yetindirdi.. Ama o bile göz ziyafetine yetti..
Onun hakkında okuduğum en güzel başlıksa "Manchester United işkencecisi futbolu bıraktı" oldu. Sahiden de Old Trafford'da 'hat-trick' yaptığı maçta yaptıkları yüzünden 'Theater of Dreams'teayakta alkışlanmıştı..
Güle güle 'Hakiki Ronaldo'